Cübbeli Ahmet Hoca HaberTürk Gazetesi Röportajı...

18/10/2009 · Kategori: Ahmet Mahmut unlu


                                

Cübbeli Ahmet Hoca açıkladı!



Ahmet Mahmut Ünlü, nam-ı diğer Cübbeli Ahmet Hoca’nın dergahına giren ilk kadın gazeteci unvanını Füsun Saka kazandı. Ona Cehennem’in nasıl bir yer olduğunu, kimlerin oraya gideceğini ve ne kadar kalacağını sordu.


Cübbeli Ahmet Hoca ilk kez bir kadın gazeteciye konuştu!
Başı açık olmak günahtır ama namaz kılmayana bile “Cehennem’e gideceksin”demiyoruz.
İnanan eşcinseller, yaptıklarının haram olduğunu biliyor, namazını kılıp orucunu tutuyorsa, kafir olmaz.
Eğer tecavüz eden bu işin haram olduğunu biliyor ve kabul ediyorsa, kafir değildir.
Ölüm gelip çatınca tövbe edilmez.
Ahmet Mahmut Ünlü, nam-ı diğer Cübbeli Ahmet Hoca’nın dergahına giren ilk kadın gazeteci unvanını kazandım. Ona Cehennem’in nasıl bir yer olduğunu, kimlerin oraya gideceğini ve ne kadar kalacağını, hangi günahların insanı
Cehennem’e göndereceğini sordum.
Cehennem neresi, nasıl bir yer? Oraya kimler gidecek?
Yapacağım açıklamalardaki kaynağım, kesinlikle Kuran hadisleridir. Cennet, Cehennem, Allah diye tanımladıklarımız gayb alemidir. Hiçbir teknolojik araçla
kendisinden görüntü alamayacağımız, bilimsel olarak kanıtlayamayacağımız bu durumda inanç devreye girer. Bu da imanın şartlarındandır. Allah görüntülenemez, dolayısıyla kişi Allah’a inanıyorsa, gayba da inanır.
Gayba inanmak en üstün iman mıdır?
İsteyen inansın, isteyen inanmasın, bu özgürlüğü Allah insana vermiş. Ama bunun
sonunda da ahiret vakti geldiğinde “İsteyen Cennet’e, isteyen Cehennem’e gitsin”
denmeyecek. Gayba inanmak gerek. Biz inananlara göre konuşuyoruz. İnanmayanlar masal gibi okusun. Beni hiç alakadar etmez.
Cehenneme gidenleri ne bekliyor?
Kuran diyor ki; “Ateşin dumanları onları kaplamıştır, orada susuz kalacaklar, su diye feryat edecekler. Onlara öyle bir suyla yardım gönderilecek ki, eritilmiş tunç, bakır gibi, aynı zamanda kaynar olacak ve içince bağırsakları dökecek. Öte yandan etrafı kaplayan duman, surattaki eti, deriyi dökecek. “Cehennem ne kötü
dinlenme yeridir’ diyor bu ayetlerde. Cehennem’de iki kuyu olacak. Cehennem ehlinin tüm irinleri, cerahatleri bu kuyulara toplanacak. Ama kim tövbe ederse bundan kurtulacak.

KABİR AZABI VAR
Peki Cehenneme kimler gidecek?
İnsanı cehenneme sokan şey şirktir. Bir insan namaz kılmazsa, oruç tutmazsa, zina ederse ve buna benzer davranışlar içindeyse Cehennem’e gider. “Allah’a
inanıyorum ama Allah erkektir ya da dişidir, göktedir, o beni bilmiyor, melekler kız ya da erkek” dersen bunlar problem yaratır.

HURİLER EŞ OLARAK HİZMET EDECEK
Ali Rıza Demircan, “Cennet’te huriler olacak ama bunlar cinsellik yaşamayacak” dedi. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kendisine bu konuda reddiye yaptım. Hurilerin dişileri eş gibi gönderilmiştir. Kadınları İslam’dan soğutmamak ve yanlış anlamalarına engel olmak için ayetler
değiştirilemez. Erkek ya da kadın beğenmiş önemli değil. Dini değiştiremezsin. “Biz onları çiftleştirdik, hurilerle evlendirdik” diyor ayet ve vasıflarını anlatıyor. Tabii ki orada erkeğin karısı da olacak ama onlara huri denmiyor. Herkes son eşine verilecek ama şöyle bir görüş de var: “Erkeğe en memnun kaldığı eşi verilecek” diyor. Dinsel birleşmeye dair hadisi şerifler, ayeti kerimeler var. Tarifleri çok yerde
geçiyor hurilerin. Huri melek değildir. Melekler de erkeklik ve dişilik yok. Kuran’a inanıp içindeki ayete inanmazsan, tümünü inkar edersin. Dinin dibine dinamiti koyuyorlar, bunu da bilenler yapıyor.

Günahların mertebesi var mı?
Var tabii. Kuran’da her cezanın karşısında tövbe kapısı açılıyor.
O zaman herkes ölürken tövbe eder...
Can boğaza gelene kadar o süre. Yani canını alacak melekleri görünce, tövbe edecek zaman kalmıyor. Dünya hayatı devam ederken tövbe kapısı açık ama aniden ölebilirsin.
İnanan bir Müslüman’ın Cehennem’den kurtulma şansı daha mı yüksek?
Kimse için “Bu adam, bu günahtan kesin Cehennem’e gider” denemez. Tövbe payı var. “Küçük bir günahtan azap edebilirim, büyükten azat edebilirim” diyor. Umumhanedeki bir kadın için bile bu işi yapıyor kesin Cehennem’lik” diyemeyiz. Günahlar Cehennem’e götürür ama bir insan Müslüman ise hata her tarafını kaplamaz. “Kalbi iyidir onu kurtarır” deniyor mesela. İmansız ölen ise cehennemden çıkamıyor. Ölmeden de temizlenebiliyor Müslüman. İnsanın ne kadar günahı olsa da alnı secdeye varmasa da imanlı biriyse Cennet’e gidebilir. Bir insan tövbesiz ölse de helali, haramı bilenin işi Allah’a bırakılıyor. Dilerse affeder, dilerse cezalandırır.
Cehennem’de sonsuza kadar kalınacak mı?
Ebedilik mefhumunu akıl anlayamayabilir. Ebedi olanı hiç görmedik çünkü. Bu nedenle ebedi bir şeye inanamıyoruz. Bazı ayetlerde “Sonsuzluk” diyor. Cehennem’in ebediliği ayetle sabittir inkar eden kafir olur.
Cehennem’e gidenlerin de eşi olacak mı peki?
Ayetlerde eşlerin birleştirileceğine dair bir şey görmedim. Orada zevk yok kesinlikle. Aynı işleri yapanlar birbirleriyle azapta müşterek olacaklar. Dikenli bitkiler, zakkum yiyecekler deniyor. Bir ateş topunun içindesiniz. Cehennem’de insanların derileri düşüyor ama sonra hemen deri değişimi yapılıyor çünkü “Azapları bitmesin” deniyor. Allah “Benimle kavga edilmez” diyor.

BAŞI AÇIKLIK BÜYÜK SORUN DEĞİL
Mesela ben başım açık olduğu için Cehennem’e mi gideceğim?
Olur mu? Başı açık olmak günahtır ama namaz kılmayana bile “Cehennem’e gideceksin” demiyoruz.
Eşcinseller ne olacak peki?
İnananlar yaptıklarının haram olduğunu biliyor, namazını kılıp orucunu tutuyorsa, kafir olmaz. O işten kurtulmaya çalışsın.
Recm cezası alanın Cehennem’e gideceği kesin mi?
O siyasi devlet otoritesinin koyduğu bir caydırıcılık cezası. O cezayı alanlar o günahtan sorumlu olmayacak.
Cinayet işleyenlerin durumu ne olacak?
Bir Müslüman, “Bu adamı öldürmek helaldir” derse kafir olur. İnsan öldürmek ancak savaşta günah değildir.
Tecavüzcüler peki?
Eğer tecavüz eden bu işin haram olduğunu biliyor ve kabul ediyorsa, kafir değildir.
Ali Rıza Demircan mastürbasyon haram diyor sizce de öyle mi?
“Eliyle nikahlanan melundur” der ayet. Adam zina olmasın diye mastürbasyon yapıyorsa, bu gereklidir. Mecbur yapacaksın.
Cehennem’e giden biri tövbe edemez mi?
Ölüm gelip çatınca tövbe edilmez.
Büyü haram mıdır?
Olmaz mı canım.
Dünyada insanların ekonomik ve sosyal statü farkı nasıl açıklanıyor? Statü Cennet’e ya da Cehennem’e gidişi etkiliyor mu?
Orada bir suçunuz yok. Direkt hikmet o. Cennet’e girecek olanların arasında fakir de zengin de var ama fakirler 500 sene önce girecek. Zenginler ise 500 sene mahşerde bekleyecek. Burada 50-60 senelik fakirlik, orada sonsuz
zenginlik var.
Peki hiç bilinci oluşmadan ölenler ne olacak?
İnsan, kitap ve peygamber görmemişse, hayvanlar gibi toprağa karışıyor. Deliler,
bebekler, geri zekalılar toprak olacak. Cennet’e ve Cehennem’e gitmiyorlar. Bunun için iman lazım. Mesela şimdi bana “Öleceksin ve toprağa karışacaksın” denilirse hemen kabul ederim. Çünkü sonumu bilmiyorum. İtikat bazında şaşırabilirim belki belli mi olur. Böyle duruma düşmektense toprak olmayı tercih ederim.

KADININ ZEVK ALMASI GEREKMİYOR
Uygunsuz cinsel ilişki haramdır diyorsunuz vaazlarınızda...
Ters ilişki haramdır. İran taraflarında bu durum serbest ama bizde günah.
Mustafa
İslamoğlu,
“Hasan-Hüseyin’lere, Fatma analarımıza göre bu serbest” dedi ama delil gösteremiyor. Ehlibeytin görüşü bu değil. Dört mezhepte de bu haram. “Kadınlarınız sizin ekin tarlanızdır, nasıl gelirseniz gelin” diyor ayet. 70'den fazla büyük günah var.
Neler var o günah listesinde mesela?
İmansızlık, adam öldürmek, zina, askerden kaçmak, namuslu kadına namussuz iftirası atmak, yetim malı yemek, ters ilişki de bunlar kadar günah.
Mehmet Şevket Eygi, “Eşi istemediği halde zorla ilişkiye girmek tecavüz değildir” dedi. Sizce de öyle mi?
Hadiste; “Kadın her türlü zorda da olsa kocası isteyince onunla olmalıdır ama erkek hayız halindeki kadını isterse kadın da harama girmek istemez. Fakat kadın müsaitse kabul etmeli. Erkeğin hakkıdır. Allah’ın meleklerinin lanetine çarpılmayın” der. Ayda birkaç tatmin kadına yeter ama erkeğe yetmez. Kitap, erkek günaha girmesin diye kadına da bunu emrediyor. Kadının zevk alması gerekmiyor. Adam hanımıyla birleşti diye de “Tecavüz etti” diyemezsin.
Erkeklerin nefsi kadınlardan daha mı zayıf?
Olabilir ama her erkeği de yoldan çıkaran kadındır. Kadın başı çekiyor.” Zina eden kadınla erkek” diyor ayette de. Yani kadın öne alınıyor zinaya o yol açıyor.

CEHENNEM AZABIM
Cübbeli Ahmet Hoca ile röportaj yapmak istediğimi asistanına ilettim ve benim için
uzun bir bekleyiş başladı. Hocayla görüşene kadar geçen süre tam bir Cehennem
azabıydı diyebilirim. Çünkü bir gün içinde defalarca aradığım asistanının bazen yanıt vermesi, bazen vermemesi, verdiği yanıtların genelde umut kırıcı olması,
hocanın kalbinden rahatsızlanması ve devamında kalp damarlarına stent takılması, araya giren bayram, hepsi bana engel oluşturdu. Tam röportajdan umudumu kesmeye başlamıştım ki, bir de hocanın kadınlarla asla görüşmediğini öğrendim. Ama ben de ısrarı elden bırakmadım, elimden geldiğince onları zorladım. Sonunda röportaj isteğim kabul edildi. Nihayet hoca ile karşılıklı oturduk ve sohbete başladık. Bir cuma günüydü. “Kadınlarla karşı karşıya gelmiyormuşsunuz” dedim. O da sebebini anlattı: “Yabancı kadına şehvetle bakmıyorsan sorun yok, çünkü İslamda kadının yüzü yasak bölge değil. Ama “İçimde bir duygu oluşacak” dersen durum değişir, o zaman yüzüne de bakmayacaksın.”

FÜSUN SAKA / GAZETE HABERTURK

RÖPORTAJ

4/8/2009 · Kategori: Ahmet Mahmut unlu

Röportaj: Ahmet Mahmut ÜNLÜ




Kasr-ı Arifan Dergimizin başyazarı, Ahmet Mahmud Ünlü hocaefendi, kısa zaman önce ziyaret maksadıyla peygamberler diyarı Urfa’ya gitmişti. Bu ziyaretlerinden dönüşlerinde kendisiyle görüştük ve yaptığı ziyaretlerin detayını siz Arifan okuyucularımız için Hocaefendi’ye sorduk…

 

ARİFAN: Muhterem hocam, sizin gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gittiğiniz yerlerde bulunan Peygamber ve Allah dostlarının kabirlerini mutlaka ziyaret ettiğinizi, hatta sırf bu sebeple seyahatler yaptığınızı biliyoruz. Yakın zaman önce de, Peygamberler şehri Urfa’ya bir ziyaretiniz olmuştu. Orada yaptığınız ziyaretleri ve izlenimlerinizi Arifan okurlarıyla paylaşır mısınız?

Ahmet Mahmud ÜNLÜ: Evvelâ Arifan Dergimize yayın hayatında başarılar diler, Ehli Sünnet çizgisinden ayrılmadan hizmetlerinizi sürdürmenizi Mevla Teâlâ’dan niyaz ederim.
Evet, sizin de ifade ettiğiniz gibi kısa bir zaman önce, Urfa, Harran ve civarında bulunan bazı mübarek makamları ziyaret kastıyla bir yolcuğumuz oldu. Evvela İbrahim Aleyhissalatü Vesselamın doğduğu mağara ve rivayetlere göre, ateşe atıldığı yer olan “Dergâh” adıyla anılan “Dergâh cami’ini ziyaret ettik. İbrahim Aleyhisselam’ın doğduğu mağarada dualar ettik ve civarda bulunan bazı ulema ve evliya kabirlerini ziyaret edip, oranın manevi havasını teneffüs ettik ve tüm sevenlerimize de duada ettik. ‘Dergâh Camii’nin imamı olan büyük âlim kıymetli Sabri hocamızla az da olsa mülakatta bulunduk. Yanında ulemadan bazı zevat vardı, bu vesileyle onlarla da görüşme imkânı bulduk. Sonra Urfa’da bulunan diğer ziyaretlerimizi yaptık. Tarîkat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye’nin, Hâlidiyye kolunun kurucusu Muhammed Hâlid Zıyâüddin Efendimizin Hâlid-i Bağdâdî namıyla meşhur olan ve sekiz yaşında Urfa’da vefat etmiş olan Şahabettin Ahmed isimli kıymetli oğlunun ‘Ulucami’nin haziresinde bulunan kabr-i şerifini, vaktimizin dar olmasına rağmen özellikle ziyaret ettik. Onunla kıymetli babası şeyhimiz Mevlana Halid hazretlerine tevessülde bulunduk ve oradan da Harran’a geçtik. Harran; Urfa’ya kırk km. kadar mesafede olan çok kıymetli bir yer. İbrahim Aleyhisselam Babil’den oraya hicret etti. Dünyadaki ilk üniversite milattan yüz yıl sonra orada kurulmuş, Harran böyle bir medeniyet merkezi. Tabi şu anda orada bunun kalıntıları ve harabeleri var. Harran’a gidiş sebebimiz, dünyada kabirlerinde bulunup ta diriler gibi tasarrufları devam eden dört veliden biri olan Hayat b. Kays el-Harrânî el-Ensari Kuddise Sirruhu hazretlerinin Kabr-i Şerifini ziyaret kastı idi. Dört veliden birisi Abdülkadir Geylânî, diğeri Ma’rûf-u Kerhî, bu iki zât Bağdat’ta Kaddesallahü sirrehüma, diğer iki veliden biri Ukayl Menbecî, bu zat Haleb’e yakın Menbec isimli belde de, diğeri ise Türkiye’de Hayat b. Kays el-Harrânî hazretleri ki, bunların tasarrufları devam ediyor. İnşallah dergimizde, böylesine büyük bir zat olan Hayat el-Harrânî hazretlerinden de bahsedin. Onun sağlığındaki kerametleri ve vefatından sonra devam eden tasarruflarıyla alakalı bir araştırma yazısı kaleme alırsanız çok iyi olur. Çünkü böyle Allah dostlarının tanınması, bilinmesi lazım.

ARİFAN: İnşallah hocam bu tavsiyenizi dikkate alacağız.

Ahmet Mahmut ÜNLÜ: İşte o mübareği ziyaret ettik, sonra da Muhammed Bâkır hazretlerini ziyaret ettik. Bu zat Ehl-i Beyt’ten, tabiî burada medfun bulunan Muhammed Bakır, Caferi Sadık efendimizin babası olan değil de, yine o isimle müsemma olan Ehl-i Beyt’ten büyük bir zat. Seyidlerin de bulunduğu köye uğradık ve kabri şeriflerini ziyaret ettik. Ertesi gün Viranşehir’e bağlı Eyüpnebi beldesinde bulunan Eyyüb Aleyhisselam ile Elyesa’ Aleyhisselam’ın kabirlerini ziyaret etmek için yola koyulduk. Orası ile Urfa arasında yüz km. kadar bir mesafe var. Viranşehir’e ise yirmi beş km. kadar bir mesafede… Yedi sekiz sene kadar evvel, biz bu ziyareti yapmaya niyet etmiştik fakat o zaman buna muvaffak olamamıştık Şimdi nasip oldu elhamdülillah. Eyyüb Aleyhisselam, Allah-ü Tealâ’nın Kur’an-ı Kerim’de “Ne güzel kul” diye medhettiği büyük Peygamber, sabır abidesi. Allah-ü Tealâ’nın övdüğü evvab kulu, tevvab kulu çok büyük bir Peygamber. Tabi orada olduğu çok kuvvetle rivayet edilmektedir. Eyüp Aleyhisselam’ın kabri şerifini ziyaret ederken sandukanın içini de açtılar. O esnada etrafa yayılan o mübarek kokuyu hissettik, kokladık ve derinde bulunan kabri şerifini gördük. Çok muazzam bir yer. Hepinizin gitmesini, ziyaret etmesini tavsiye ediyorum. Elyesa’ Aleyhisselam gibi bir peygamber onun (Eyyüb Aleyhisselam’ın) çok sabreden bir kul olduğunu, Allah katındaki yüksek makamını Rabbinden haber alınca, Ona ulaşmak için ne yollar tepti ne yollar geçti. Bazı rivayetlere göre yıllarca yol gitti ve ona çok yaklaştı. Ama hikmeti ilâhî, çok az bir mesafe kala kendisine ulaşamadan –Allah-ü Âlem, çok yolculuk ettiğinden dolayı, çektiği meşakkate dayanamadı– eceli geldi vefat etti. Şu anda Eyüp Aleyhisselam ile Elyesa’ Aleyhisselam’ın kabri şerifleri arasında dört yüz metre kadar bir mesafe var. Ziyaret yapılırken de, Elyesa’ Aleyhisselam önce ziyaret ediliyor, sonra Eyyüb Aleyhisselam’a geliniyor. Çünkü Elyesa’ Aleyhisselam ziyarete muvaffak olamadığı için ve o ziyaret yolunda vefat ettiği için onun hakkı öne alınıyor. Elyesa’ Aleyhisselam hakkında, Kur’an-ı Kerim’de “âlemlere karşı çok üstün kıldık” buyrulan büyük Peygamber, onun da kabri şerifi orada. Orada Onun hakkında çok harikuladelikler anlatılıyor.
Eyübnebi beldesi belediye başkanı Mustafa Çiftçi ağabeyimiz sağolsun bizimle çok ilgilendi. Orada çok hizmetler yapmış, çok çalışmış oraları mamur hale getirmiş. Allah-ü Teâlâ, sa’yini meşkûr eylesin. Hakikaten görülmeye değer yerler, çok feyizli bereketli topraklar. Öyle bir toprak ki, rahmet oralara sirayet etmiş, ama insanların çoğu burayı bilmiyorlar, İbrahim Aleyhisselam’ın çile çektiği mağarayı biliyorlar. O da doğrudur, çile çektiği mağaradır.
Fakat Eyyüb Aleyhisselam’ın esas köyü, evvela zenginlik yaşadığı sonra imtihana tâbi olup da insanların kendisini kovduğu, sonra tekrar geri gelip iyileştiği köy Eyübnebi beldesinde bulunan köydür.
Rahime annemiz, Eyyüb aleyhisselam’ın hanımı...Mübtela olduğu hastalık sebebiyle sahabesi bile Eyyüb Aleyhisselam’ı terk etti; fakat Rahime annemiz çok vefakâr, çok cefakâr, Onu sırtında taşıdı. Bir rivayet yedi sene, bir rivayet on yedi sene kadar bu çilede hiç yanından ayrılmadı. Allah-ü Teâlâ onu çok yüksek derecelere ulaştırdı; Rahime annemiz büyük kadın, onun da kabri şerifi orada, onu da ziyaret ettik.
Bu vesileyle sizleri de ziyarete teşvik ediyorum. Mutlaka gidip görmenizi orada dua etmenizi ve inşallah şifayâb olmanızı diliyorum. Tabi Eyyüb Aleyhisselam’ın orada suyu var. Kur’an-ı Kerim’de “Ayağını vur soğuk su çıkacak, hem yıkanacaksın, hem içeceksin” buyrulan o mübarek o şifalı su orada. Eyyüb Aleyhisselam’ın, zikrederken, çile çekerken sırtını yasladığı mübarek kaya orada. Sabır taşı dediğimiz bu kaya Onun sabrına dayanamayıp çatlamış. Hakikaten sabır taşı çatladı derler ya, işte o tabir buradan geliyor, taş Eyyüb Aleyhisselam’ın sabrına dayanamamış çatlamış. Rabbimizin buyurduğu üzere “Biz onu sabırlı bulduk ne güzel kul” hiçbir kul hakkında, hiçbir peygamber hakkında buyrulmamış muazzam bir âyet, Onun hakkında nazil olmuş büyük bir Peygamber.
Orada olduğu kuvvetle sabit, çünkü Sultan Murad, sanırım 4. Murat olacak, on yedi köyü oraya vakfetmiş, türbesini kendi bina etmiş ve kabri şerifini ziyaret etmiş. Hatta manevi keşfi açılarak görüşmüşler. Bu da Osmanlı sicillerinde tespit edilmiş, tabi bu çok önemli bir veri.
İbrahim Aleyhisselam’ın makamına, Eyyüb Aleyhisselam, Elyesa’ Aleyhisselam ve Rahime annemizin kabri şeriflerine yaptığımız ziyaretler kısaca böyle. Fakat siz ziyaretinde bulunduğumuz o zatların hayatları hakkında, dergimizde daha geniş malumat verirseniz, oraları ziyaret eden kardeşlerimiz daha bilinçli bir şekilde ziyaret etmiş olurlar.

ARİFAN: İnşaallah Hocam. Bu tavsiyelerinizi dikkate alacağımızdan şüpheniz olmasın. Ayrıca bu ziyaretinizi bizimle paylaştığınız için Arifan ailesi adına sizlere teşekkür ederiz

Ahmet Mahmud ÜNLÜ: Ben teşekkür ederim. Rabbim gayretinizi artırıp; muvaffakiyetler ihsan eylesin. Cümlemize hayırlı uzun ömürler; makbul ziyaretler nasip eylesin...

KASRI ARİFAN DERGİSİ OCAK 2008 SAYISINDAN ALINTIDIR

EY EHL-İ SÜNNET MUSTAFA İSLAMOĞLU'NUN BÂTIL GÖRÜŞLERİNE KARŞ

27/5/2009 · Kategori: Ahmet Mahmut unlu

EY EHL-İ SÜNNET MUSTAFA İSLAMOĞLU'NUN BÂTIL GÖRÜŞLERİNE KARŞI PEYGAMBERİNİZİN MÜDÂFÎLERİ OLUN!


Kendilerine yâhut yakınlarına veyâ sevdiklerine hakâret ve iftirâ edildiğinde etkilenip tavır takınan kimseler, sahâbe ve tâbiîne yapılan bunca hakâret karşısında hâlâ sessiz ve seyirci kalabiliyorlarsa, mutlakâ îmanlarındaki samîmiyeti sorgulamalıdırlar.

 "Biz seni ancak bütün âlemler için büyük bir rahmet olarak gönderdik” buyuran Allâh-u Te’âlâ’ya nihâyetsiz hamd-ü senâlardan, kendisini “Ben ancak çokca hidâyet eden bir rahmetim” diye vasıflayan Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ve âl-i ashâbına hadsiz ve adsiz salât-ü selâmlardan sonra! Önceki yazılarımızda sizlere söz verdiğimiz başlıkları tâkib etmek suretiyle, bu yazımızda da Mustafa İslamoğlu’nun, “Üç Muhammed” kitabında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in şerefini tenzil ve Fahri Kâinat’ın şânına tâzim edenleri tahkîr ve tezyif içeren âtıl ve bâtıl fikirlerini reddederek Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in dünyada medetlerini, âhirette de elimizden tutmasını taleb etmeye devam edeceğiz. Allâh-u Te’âlâ bizi de siz okurlarımızı da Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ırz-u haysiyetini koruyanlar zümresine ilhâk eyleyip, iki cihanda da himmetlerini üzerimizde dâim eylesin. Âmîn!
KA’BU’L-AHBÂR, RASÛLÜLLÂH’IN NUR OLUŞUNU, YAHUDİ KABBALİZMİNE DAYANARAK ÎCAD ETMEMİŞTİR, BİLAKİS O’NUN NUR OLDUĞUNU KUR’ÂN SÖYLEMİŞTİR
İslamoğlu, en yüce sahâbîlerin bile kendisinden rivâyette bulunduğu Ka’bu’l-Ahbâr (Radıyallâhu Anh) gibi tâbi’înden bir zâtın Kur’ân’ı yahudi tasavvuruyla okuduğunu iddiâ ederken, bakın nasıl bir örnek açıklıyor: “Kökleri hermetik öğretiye ve oradan da Yahudi Kabbalizmine dayanan bir yaklaşımla “Nur-ı Muhammedî” teorisinin mucidi olduğunu tahmin ettiğimiz Ka’bu’l-Ahbar, “Allah göklerin ve yerin ışığıdır” (24.35) ayetini bakın nasıl anlıyor. İkinci “nur” sözcüğü, burada, Muhammed sallallahu aleyhi vesellemdir. Allah’ın “onun nurunun örneği” sözü, “Muhammed sallahu aleyhi vesellemin nuru” anlamına gelir.
“Nur-ı Muhammedî” teorisini desteklemede kullanılan bu “nur” rivâyetleri, sadece aşırı mistik bir yorum olarak İslâm geleneğine girmemiştir. Süyuti bu konuda bize hayli malumat veriyor: “Hakîm Tirmizi, Zekvan’dan naklen aktarıyor: ‘Rasûlüllah (sav)’ın, gün ya da ay ışığında gölgesinin yere düştüğü görülmemişti. İbn Seb’in el-Hasais’inde der ki: ‘Onun gölgesi yere düşmezdi, çünkü o nur idi. O güneş ve ay ışığında yürüdüğü zaman onun gölgesi görülmezdi.’ Bazıları buna, Rasulullah’ın şu duasını delil gösterdilr: “Beni nur kıl!”
Bu tipik bir aşırı yüceltmeci yanlış anlamaydı. İkisi de gnostik tabiatlı olan Kabalacı Yahudilikle Hermetizm’in karışımından ortaya çıkan yanlış anlama, bu noktada kalmadı. İş, “Hz.Peygamber’e kim ne kadar karizma katacak?” yarışına dönüştü.” (Mustafa İslamoğlu, Üç Muhammed, sh:90-91)
İslamoğlu’nun bunca uydurukça söz içeren bâtıl ve tezvir dolu şu beyanlarından sarsılmamak ve ürpermemek elde değildir. Bu durumda o bu suçlamaları rivâyetleri nakledilen zevâta mı, yoksa “Size Allâh’tan bir nur, bir de Kitâb-ı Mübîn geldi” (Mâide Sûresi, 15) buyurmuş olan Allâh-u Te’âlâ’ya mı yöneltmiş olmaktadır, zîrâ müfessirlerin tamamı bu âyet-i kerîmede geçen kitabı “Kur’ân”, nûru da “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)” olarak tefsir etmişlerdir. Zaten Allâh-u Te’âlâ: “Ey Nebî! Gerçekten biz seni bir şâhid, bir müjdeleyeci, bir uyarıcı, Allâh’ın izniyle Allâh’a çağırıcı ve nûr saçan bir kandil olarak gönderdik” (Ahzab Sûresi, 45-46) kavl-i şerîfinde de Habîbi’nin ne büyük bir nur olduğunu beyân etmiştir.
Yoksa İslamoğlu yahudi kabbalizmine dayanma cürmünü “Ey Câbir! Allâh’ın ilk yarattığı senin peygamberinin nûrudur” (Abdürezzâk, el-Musannef, el-Cüzü’l-Mefkûd, sh:51, İsâ el-Hımyerî tahkîkiyle, Kastalânî, el-Mevâhib, 1/71-72, Aclûnî, Keşfu’l-hafâ, no:827, 1/265) buyurmuş olan ve “Ey Allâh! Beni nûr kıl” (Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn:26, no:763/187, 1/528-529) diye duâda bulunmuş olan Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e yöneltmeyi mi hedeflemiştir? Çünkü Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) Allâh-u Te’âlâ’dan kendisini nur yapmasını istemiştir. Her peygamberin duâsı makbul iken Eşref-i Enbiyâ olan Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu duâsının kabul olmadığını iddiâ edenden daha zâlim kim olabilir?!
Şimdi insafla düşünecek olursak, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in nur olduğunu hem Allâh-u Te’âlâ, hem de bizzât Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) beyân etmişken, bu bilgiyi nakleden Ka’bu’l-Ahbâr (Radıyallâhu Anh) gibi bir zâtı yahudi kabbalizmine meyletmekle suçlayan bir kişi, hakîkatte Allâh-u Te’âlâ’yı ve Rasûlünü inkâr etmiş olmuyor mu? Tabî ki, İslamoğlu Allâh’ı ve Rasûlünü yahudi kabbalizmine meyletmekle suçlayamayacağından, insanların cehâletinden istifâde ederek bu iftirâyı Ka’bu’l-Ahbâr (Radıyallâhu Anh)a isnâd ediyor. Ama hakîkatte bu kötü vasfı Allâh’a ve Rasûlüne isnâd etmiş oluyor ki, Allâh-u Te’âlâ Kendisine ve Rasûlüne hakâret edenden intikam almaya elbette kadirdir. Böyle yapanları imhâl etmesi, ihmâl etmesi anlamına gelmez. Onlar alın yazısını inkâr etseler de: “Yakında o zâlimler nasıl bir yere döneceklerini bileceklerdir.” (Şuarâ Sûresi, 227)
Ka’bu’l-Ahbâr (Radıyallâhu Anh)ın kim olduğuna gelince, İmâm-ı Zehebî (Rahimehullâh)ın beyânına göre; bu zât, Ömer ve Suheyb (Radıyallâhu Anhümâ) gibi bir çok sahâbeden hadîs rivâyet etmiş olan yüce bir tâbi’îdir. Ebû Hureyre, Mu’âviye ve İbni Abbas (Radıyallâhu Anhüm) gibi bir çok sahâbî, Ömer’in âzatlısı Eslem ve Atâ ibni Yesar gibi bir çok tâbi’î (Radıyallâhu Anhüm) de kendisinden nakil yapmıştır. Bu zâtın rivâyetleri Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî gibi bir çok mûteber hadîs kaynağında nakledilmiştir. Kendisi ehl-i kitap ulemâsının ileri gelenlerinden olup, Ömer (Radıyallâhu Anh) zamanında Müslüman olmuştur. Sahâbe-i kirâmla birlikte bir çok gazalara katılan bu zât çok dindar olup ulemânın nübelâsından (en seçkin ve akıllılarından)dır. (Zehebî, Siyeru e’lâmin-nübelâ, 3/490)
Görüldüğü üzere İslamoğlu Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in nur olduğunu kabul edenleri yahudiliğe meyletmekle suçladıktan sonra “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ne güneş altında ne de ay ışığında gölgesinin bulunmadığı”nı söyleyen Zekvan (Radıyallâhu Anh) ve bunu ondan nakleden Hakîm-i Tirmizî (Radıyallâhu Anh) ve onun bu naklini bize ulaştıran İmâm-ı Suyûtî (Rahimehullâh) gibi Ehl-i Sünnet ulemâsını da yahudi kabbalizmine meylederek aşırı yüceltme yanlışına düşmekle ithâm etmiştir.
Oysa bu rivâyetin sâhibi olan Zekvan (Radıyallâhu Anh) yüce bir tâbi’îdir. Nitekim Allâme Zürkânî: “Zekvan Ebû Sâlih el-Medenî tâbi’înden olup, sika (kendisi güvenilir ve rivâyeti mûteber) biridir” demiştir. (Şerhu’l-Mevâhib, 4/253-254)
Zekvan (Radıyallâhu Anh)ın bu rivâyeti birçok mûteber eserde yer almış ve âlimler bunun peşisıra bâzı îzahlar geliştirmişlerdir. Nitekim Muhammed bin Yûsuf eş-Şâmî, Zekvan (Radıyallâhu Anh)dan gelen bu rivâyeti zikrettikten sonra: “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gölgesi olmamasının sebebi, bir kâfirin onu çiğnemesine imkân vermemektir” demiştir. (Sübü’l-hüdâ ve’r-reşâd, ‘Mısır baskısı’, 2/123)
Bu rivâyeti Zekvan (Radıyallâhu Anh)dan nakleden Hakîm-i Tirmizî (Kuddise Sirruhu) hakkında ise Sübkî, Zehebî ve İbn-i Hacer (Rahimehumullâh) gibi tabakat ve terâcim erbâbı: “Çok değerli tasnifler sâhibi, muhaddis, imâm, zâhid ve hâfız” (Tabek’tü’ş-Şâfi’iyye, 2/245, Tezkiretü’l-huffaz, 2/645, Lisânü’l-mîzân, 2/308) vasıflarını kullanmışlardır ki, bu sıfatların her birinin ne anlama geldiği erbâbınca mâlumdur. Örneğin burada geçen “Hâfız” tâbiri bildiğimiz mânâda Kur’ân’ı ezberleyen kimse anlamında değildir, bilakis muhaddisler arasında “Hadis Hâfızı” ünvânına lâyık görülmüş kişi sayısı çok azdır. Çünkü bu ünvâna sahip olan kişinin en az yüz bin hadîs-i şerîfi senedleriyle ve râvîleriyle ezberinde bulundurması, hadis ilmi ile ilgili bütün incelikleri bilmesi, “Sahîh”, “Hasen”, “Ğarîb”, “Münker” ve “Mevzû” rivâyetleri birbirinden ayırabilmesi, râvîlerin güvenilirlik derecelerini esas alan cerh ve ta’dil konusunda ihtisas sâhibi olması ve bu vasfının herkesçe kabûl görmesi gerekir. İşte Hakîm-i Tirmizî’nin bu zatlardan olduğunu en büyük muhaddisler îtirâf etmişlerdir.
Ayrıca Şâh-ı Nakşibend (Kuddise Sirruhu) gibi velîler başbuğu, Hakîm-i Tirmizî (Kuddise Sirruhu) hakkında: “Yıllarca Hakîm-i Tirmizî’nin rûhaniyetine teveccüh ederek mânen yetiştim” buyurmuştur. Hücvîrî (Kuddise Sirruhu) gibi tasavvuf ehlinin mihenk taşlarından olan bir zât: “Hakîm, sadefinde tek olan bir incidir, çünkü onun bütün âlemde hiçbir karîni bulunmamaktadır. Onun zahirî ilimler konusunda çok kitapları vardır ve hadis ilminde isnâd-ı âlî sahibidir” buyurmuştur. Mevlânâ (Kuddise Sirruhu)ya çocukluğunda himmet ve teveccüh etmiş bulunan Ferîdüddîn Attar (Kuddise Sirruhu) da Hakîm-i Tirmizî (Kuddise Sirruhu) hakkında: “Ehl-i İslâm’ın büyüğü, Ehl-i Sünnet’in yücesi, evliyânın müctehidi (en gayretlisi), esfiyânın münferidi (seçkin kulların biriciği), kudsiyânın mahremi (kutsal meleklerin sırdaşı), vakti zamanın şeyhi, şeyhlerin muhteşemi, velîlerin muhteremi, bütün lugatlarla dînin dâvetçisi, hadislerin ve âyetlerin gerçek mânâlarının şerh edicisi olan bu zat, mânâları şerh etmekte Allâh’ın bir âyeti, hadis ve rivâyette sika (güvenilir), şerîat ve tarîkatta müctehid, bütün ilimlerde kâmil bir zât olup, bir çok kerâmetlere sâhip bulunmakta idi” diye övgüler yağdırmıştır. (Keşfu’l-mahcûb, Tezkiratü’l-evliyâ, Ahmed Abdürrahîm, Ahmed Abdüh, Riyâzatü’n-nefs, sh:4)
Şimdi de bu rivâyeti Hakîm-i Tirmizî’den nakleden ve İslamoğlu’nun, “Üç Muhammed” kitabını kendilerine reddiye olarak hazırlamış olduğu ikinci isim olan İmâm-ı Suyûtî’nin bâzı fazîletlerinden bahsedecek olursak; İmâm-ı Suyûtî (Rahimehullâh)ın ilmin tüm fenlerinde ne kadar telifleri olduğunu sayıp bitiremeyiz, bunun için müstakil bir kitap derlemek lâzımdır. İbn-i İyâs el-Hanefî (Rahimehullâh): “Suyûtî, hadîs-i şerîf ve diğer ilimlerde mâhir bir âlim ve fâzıl bir kimse idi. Asrında ender bulunan bu zâtın altı yüz kadar eseri bulunmaktadır ki, bunlardan bâzısı onlarca cilt tutarındadır. Bu zât ilimde ve amelde müctehid derecesindedir” demiştir. (Bedâi’u’z-zühûr, 4/83)
Allâme Necmüddin el-Ğazzî (Rahimehullâh) onun hakkında: “Hadis ilminde, hadis fenlerinde, (hadis rivâyet eden) rical(in kimliklerini tâyin ve güvenilirlik derecelerini tespit) ilminde ve hadisten hüküm istinbâtı (çıkarılması) noktasında zamanında ondan büyük bir âlim yoktu. Fazîletleri ve menkıbeleri çokluğundan dolayı sayılacak gibi değildir. Kendisinin (altmış iki senelik kısa bir ömrün son yirmi iki senesinde) çok tedkik gerektiren bunca eser yazmasından başka hiç bir kerâmeti olmasaydı bile, kadere inananlar için elbette bu yeterli olurdu” demiştir. (el-Kevâkibu’s-sâira, 1/228-229)
Tabî ki İslamoğlu kadere inanmadığı için bu söz ona huccet olmaz. (İlmî bir heyet tarafından onun kaderi inkârına karşı yapılan reddiye için bakınız: Mustafa İslamoğlu’nun bâtıl görüşlerine karşı HAK SÖZ, Fatih Kalender, Kadere îmân tartışmalı bir fazlalık değildir.)
Allâme Şevkânî ise İmâm-ı Suyûtî hakkında: “Asrının (İbn-i Hümam ve Münâvî gibi yüz elli kadar) en büyük âlimleri kendisine icâzet vermiştir. Bütün fenlerde öne çıkmış, akrânından üstün olmuş ve hadis alanında derlediği el-Câmi’u’s-sağîr ve el-Câmi’u’l-kebîr gibi tasnifleri, tefsir sahasında telif ettiği ed-Dürrü’l-mensûr ve el-İtkân gibi daha bir çok eseri, ayrıca her fende yazdığı tüm tasnifleri ulemâ nezdinde kabul görmüş ve gündüzün girdiği her yere girmiştir. Ne var ki böyle bir zât bile (Sehâvî gibi) fazîletini kıskanan ve menkıbelerini inkâr edenlerin tenkitlerinden kurtulamamıştır” diye övgülerde bulunmuştur. (el-Bedrü’d-dâli’, 1/328, Suyûtî, Husnü’l-muhâ- zara, 1/339)
Evet, Sehâvî gibi kaplanların, Suyûtî gibi aslanlarla mücâdelesinin bir tür îzâhı bulunabilir. Gerçi Sehâvî’nin Suyûtî’ye îtirazları ulemâ nezdinde kabul görmemiştir. Zaten Sehâvî’nin kendi akrânına karşı son derece saldırgan tutumu ancak kendisine zarar vermiştir. Fakat aslanla kaplanın arasına girmeye kalkan bir çakalın hâline ancak acımak gerekir.
Günümüzün müctehid taslakları maddî menfaatler için şî’î-mulhid demeden herkesin kapısını aşındırırken, kırk yaşına kadar fıkıh dersleri okutan Suyûtî, o yaştan sonra Nil kenarındaki evinde ibadete çekilerek sadece Allâh-u Te’âlâ ile meşgul olmuş ve kalan ömründe müellefâtını tahrîre başlamıştır. Sultan Kansu Gavrî ona bir hadım köleyle bin dînar hediye gönderdiğinde, bin dînarı geri göndermiş, hadım köleyi ise alıp âzâd ederek Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in hücreyi saâdetlerinin hizmetine vakfetmiş, sultanın elçisine de: “Bir daha bize böyle hediyeler getirme, çünkü Allâh bizi bunlara muhtâç etmedi” buyurma erdemini göstermiştir.
Sultanın defâatle kendisini çağırmasına rağmen icâbet etmemiş, o zaman kendisine: “Bâzı evliyâ insanların işini görmek için krallarla görüşürlerdi” dendiğinde: “Onlarla görüşmeme husûsunda selefe uymak, müslümanın dîninin selâmeti bakımından daha hayırlıdır” diye cevap vermiş ve bu konuda: “Din direklerinin, sultanların yanlarına gidip gelmeme husûsundaki rivâyetleri” anlamına gelen “Mâ revâhu’l-esâtîn fî ademit’teraddüdi ale’s-selâtîn” diye bir kitap da telif etmiştir. (Necmüddin el-Ğazzî, el-Kevâkibu’s-sâira, 1/228, İbnü’l-imâd, Şüzürâtü’z-zeheb, 8/53)
Kendisine verilen “Hadis hâfızlarının sonuncusu” lakabı, kendisinden sonra geçen beş yüz on dokuz sene içerisinde onun misli bir âlim gelmediğinin en büyük ifâdesidir ki, bu da artık kıyâmete kadar böyle bir âlim gelmeyeceğinin yeterli bir delîlidir.
Biz burada İslamoğlu’na reddiye sadedinde bulunduğumuz için, onun tarafından adı zikredilen Zekvan, Hakîm-i Tirmizî ve Suyûtî (Radıyallâhu Anhüm) gibi kimselerin tahlîline yoğunlaştık, yoksa Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in nur oluşunu rivâyet eden sâdece Zekvan (Radıyallâhu Anh) da değildir, ondan önce İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ): “Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gölgesi yoktu. O güneşe karşı duracak olsa O’nun nûru mutlakâ zıyâsına gâlip gelirdi. Bir kandilin yanında durduğunda da mutlakâ O’nun zıyâsı kandilin ışığına galebe çalardı” (Abdurrahmân ibnü’l-Cevzî, el-Vefâ, sh:407) sözüyle bu hakîkati dile getirmiştir ki, onun bu sözünden Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in sâde mânevî bir nur olmayıp, aynı zamanda hissî bir nur olduğu anlaşılmıştır.
İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)dan da önce Osman (Radıyallâhu Anh): “Allâh-u Te’âlâ hiçbir insan ayağını senin üzerine basamasın diye gölgeni yere düşürmedi” (Abdullâh ibni Ahmed en-Nesefî, Tefsîru’l-medârik, 3/135) sözüyle bu gerçeği ortaya koymuştur.
Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gölgesi olmadığı husûsu geride zikrettiğimiz kaynakların yanısıra daha birçok kaynakta da nakledilmiştir ki, Râğıb el-Isfhânî’ye âit el-Müfredât (sh:318), Kâzı I’yâz’a âit eş-Şifâ (1/242), Suyûtî’ye âit el-Hasâisü’l-kübrâ (1/68), es-Suğrâ (sh:53), Şihâb el-Hafâcî’ye âit Nesîmü’r-riyâz, (3/282), Kastalânî’ye âit el-Mevâhib (4/253), Ali el-Halebî’ye âit es-Sîretü’l-Halebiyye (3/302), Muhammed Tâhir’e âit Mecma’u bihâri’l-envâr (3/402), Muhammed el-Beycûrî’ye âit Şerhu’ş-şemâil (sh:24), Ali el-Kârî’ye âit Cem’u’l-vesâil fî şerhi’ş-şemâil (1/217), Süleyman el-Cemel’e âit Şerhu’l-Hemziyye (sh:5), Huseyn ed-Diyârbekrî’ye âit Târîhu’l-Hamîs (1/219), ikinci binin müceddidi olan İmâm-ı Rabbânî’ye âit el-Mektûbât (Farsça baskı, defter 3, cüz 9, sh:153), Abdulhak ed-Dehlevî’ye âit Medâricu’n-nübüvve (1/21), Abdürraûf el-Münâvî’ye âit Şerhu’ş-şemâil (1/57), Şah Abdülazîz ed-Dehlevî’ye ait Tefsîru fethi’l-Azîz (sh:316) gibi mûteber eserler bunlardan sâdece birkaçıdır.
Dolayısıyla İslamoğlu’nun yahudi kabbalizmine dayalı aşırı yüceltmecilik iftirâsı sadece Ka’bu’l-Ahbâr (Radıyallâhu Anh)a yönelik olmayıp, bu rivâyetlerin sâhibi olan Osman ve İbni Abbâs (Radıyallâhu Anhüm) gibi sahâbeye ve bu rivâyeti kabûl ederek nakleden zevât-ı kirâmın tümüne, İbni Abbâs’dan başlayıp, İmâm-ı Rabbânî’ye kadar uzanan ulemâ ve evliyâ silsilesine müteveccih bulunmuştur. Zîrâ bu rivâyeti nakleden âlimlerden hiçbiri bu rivâyeti inkâr etmemişlerdir.
Umarım ki siz okurlarım İslamoğlu’nun yahudi kabbalizmine meyletmekle suçladığı zatların ne büyük insanlar olduğunu böylece biraz daha anlamış oldunuz.
Ey gidi İslamoğlu! Sen kimsin ki, bu büyüklerin rivâyetlerine îtirâz ediyorsun. Bir de onları Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in fazîletlerini neşrettikleri için yahudi kabbalizmine meyletmekle ithâm ediyorsun. Benim onlar hakkında serdetmek istediğim tenzih ifâdesinin en güzel örneğini İmâm-ı Rabbânî (Kuddise Sirruhu)nun zikrettiği şu beyitlerde görmekteyiz:
Kâsır bir kişi onları tenkîde kalksa beyinsizliğinden,
Pak sahalarını temizlerim, en çirkin kelimelerinden,
Kurnaz tilki mi koparacak bir zinciri,
Ona bağlıdır bütün dünyanın esedleri.
(İmâm-ı Rabbânî, el-Mektûbât, 1/148, 222, 302)
Ey İslamoğlu! Sana da bir çift sözüm var ki, o da Arapça bir beyitte gelen şu ifâdedir:
Ey kafasını ulu bir dağa vurup duran adam,
Dağa değil de kafana acı, eğer acıyacaksan.

Artık İslamoğlu’nun bu zatları yahudilere meyletmekle suçlayan âdî ifâdelerini okuyanlar onun dilinin ne kadar uzun olduğunu, kendileri de onun bu görüşlerini tasvib etmeleri halinde bunca ulemânın ve evliyânın ırzını rencide ettikleri için, yarın âhirette onların şikâyetlerine mâruz kalacaklarını ve iflah olmayacaklarını herhalde anlamış olmalıdırlar. Zâten Şeyhu’l İslâm el-Herevî (Kuddise Sirruhu)nun beyân-ı vechile; Allâh dostlarının: “İlâhî! Kimin Senin nazarından düşmesini istiyorsan, onu bizim gıybetimizle ve tenkîdimizle uğraştırarak helâk et” şeklindeki makbul duâlarının bir netîcesi olacak ki, bu büyüklerin rivâyetlerine îtirâz eden ve onlara hakâret eden hiç bir münkir müflih olmamıştır. Bugün anlayıp tevbe ederlerse tevbe kapısı açıktır, değilse yarın çoktan iş işten geçmiş olacaktır.
İslamoğlu gibi: “Peygambere karizma kazandırmak için ona aşırı hürmet yapıyorlardı” hezeyanlarıyla sahâbe hazarâtına bile dil uzatmaktan çekinmeyen birinin, tâbi’în hazarâtına böyle iftirâlar yapması pek de yadırganacak bir şey değilse de, Ehl-i Sünnet geçindikleri halde hâlâ onunla birlikte hareket eden hocaların ve bu reddiyeler kendilerine ulaştığı halde hâlâ onu dinlemeye devam eden veyâ dinleyenleri uyarmayan kimselerin bu tutumu çok yadırganacak bir şeydir. Kendilerine yâhut yakınlarına veyâ sevdiklerine hakâret ve iftirâ edildiğinde etkilenip tavır takınan kimseler, sahâbe ve tâbi’îne yapılan bunca hakâret karşısında hâlâ sessiz ve seyirci kalabiliyorlarsa, mutlakâ îmanlarındaki samîmiyeti sorgulamalıdırlar.
Allâh-u Te’âlâ’dan niyâzımız: “Doğrusu Biz o hakk (olan Ehl-i Sünnet inancın)ı bâtıl (olan Mu’tezile, Şî’a, Ca’feriyye ve Vehhâbiyye gibi dalâlet fırkalarının sapık inançları) üzerine atarız da o onun beynini patlatır, birden bire (o bâtıl bütünüyle) yok olup gitmiştir. (Ey bidatçiler! Din adına) Nitelemekte bulunduğunuz (bâtıl) şeylerden dolayı sizin için şiddetli helâk (ve yıkım) vardır!” (Enbiyâ Sûresi, 18) kavl-i şerîfi hürmetine, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in yüce şânına tâzim husûsunda bize nasîp ettiği hak inancı, İslamoğlu gibi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bâzı fazîletlerini inkâr ettirmeye çalışanların bâtıl inancına musallat kılarak bâtılı hükümsüz kılması ve onları tehdit ettiği helaktan bizleri muhâfaza buyurmasıdır.

NOT; kasrı arifan dergisi mayıs 2009 sayısından alıntıdır.Cübbeli ahmet hoca

« Önceki ::