Doğruluk ve dürüstlük

1/8/2008 · Kategori: Cuma hutbeleri

İL : İSTANBUL
AY-YIL : AĞUSTOS-2008
TARİH : 01.08.2008 (1. HAFTA)




بسم الله الرحمن الرحيم
فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ وَمَن تَابَ مَعَكَ وَلاَ تَطْغَوْا إِنَّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ





DOĞRULUK ve DÜRÜSTLÜK


Saygıdeğer müminler,


Hutbeme bir hadis-i şerif meâliyle başlıyor ve bu hadise büyük bir dikkatle kulak vermenizi rica ediyorum.

Aziz Peygamberimiz buyuruyor ki:

“Sakın doğruluktan sapmayın! Çünkü doğruluk sizi üstün ahlâka ulaştırır, üstün ahlâk ise cennete götürür. Doğruluk ve dürüstlüğe devam eden kişi, neticede (Allah’ın katında) ‘sıddîk’ (yani dürüstlüğü karakter haline getiren insan) olarak yazılır. Yalan söylemekten de kaçının! Çünkü yalan insanı günahlara sürükler; günahlar ise cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye en sonunda Allah’ın katında kezzâb (yani yalancılığı huy haline
getirmiş kimse) diye yazılır.”

Doğruluk ve dürüstlüğüne düşmanlarının bile hayran olduğu Muhammedü’l-Emîn, “Benim için sözlerin en güzeli, en doğru olanıdır” buyuruyor.

İslâm âlimleri doğruluk ve dürüstlüğü ahlâkın en büyük alâmeti kabul etmişler ve –Nisâ sûresinin 69. âyetindeki ve ilgili hadislerdeki sıralamayı dikkate alarak- peygamberlerden sonra en yüksek derecede, sıddîkların yani dürüstlüğü hayatlarının ilkesi haline getirenlerin bulunduğunu bildirmişlerdir.

Yalan dolanla iş çevirenler, işlerine sahtekârlık katanlar, belki bir zaman için başarılı olabilirler; fakat sonunda kaybeden onlar olacak, aziz cemaat…

Allah’ın insanoğluna verdiği nimetlerin en büyüğü akıl, zekâ ve konuşma yeteneğidir. Yüce Rabbimiz bunları bize, hak ve hayır yolunda kullanalım diye vermiştir; yalancılık, hilekârlık gibi ahlâk dışı yollarla şunu bunu aldatmak için değil!..

Resûl-i Zîşan efendimizin şu hadisi, dürüstlükten uzaklaşmanın dinî hayatımız için ne büyük bir tehlike teşkil ettiğini dile getirmektedir:

“Münâfığın alâmeti üçtür: (1) Konuştuğu zaman yalan söyler, (2) Söz verdiğinde sözünden döner, (3) Kendisine bir emanet bırakıldığında emanete hıyanet eder.”

Bu hadis de gösteriyor ki, sadece sözlerimizde değil; işlerimizde, duygu, düşünce ve niyetlerimizde de dürüst olmamız gerekiyor,

Muhterem Müslümanlar…

Sözümüz özümüze, özümüz işimize uygun olmadıkça, görünüşteki iyiliklerimiz ne dinî ne de ahlâkî bir değer taşır. Çünkü Yüce Kitabımızın ifadesiyle Allah Teâlâ, “Gözlerin hâin bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” “İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da (fark etmeyecek), Allah ondan dolayı sizi hesaba çekecektir.” Aynı uyarıyı, Efendimiz (s.a.v.) de “Ameller niyetlere bağlıdır” şeklindeki özlü hadisleriyle dile getirilmiştir.

Yaklaşık bin sene önce yaşamış ünlü bir Müslüman âlim olan Ragıb el-Isfahânî’ye göre, “Doğruluk bütün iyi ve güzel şeylerin temeli, peygamberliğin dayanağı, takvânın meyvesidir. Doğruluk olmasa dinlerin hükümleri anlamını kaybeder. Öte yandan bir kimsenin yalanı huy haline getirmesi, onun insanlıktan çıkmasıyla aynı anlama gelir. Çünkü konuşma yeteneği sadece insanın özelliğidir. Yalancı olarak tanınanların sözlerine güvenilmez; konuşması hiç kimseye fayda getirmez; konuşması faydasız olan ise hayvanlarla eşit duruma düşer. Hatta –anılan âlime göre- böyle biri hayvandan da kötüdür; çünkü hayvan (konuşamadığı için) diliyle faydalı olamaz; ama zarar da vermez, yalan konuşan ise başkasına faydalı olmadığı gibi üstelik bir de zarar verir.

Yüce Rabbim bizleri sözümüzde, özümüzde ve işlerimizde doğruluktan, dürüstlükten ayırmasın.

Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI
İstanbul Müftüsü



Buhârî, “Edeb”, 69; Müslim, “Birr”, 103-105.
Buhârî, “Vekâlet”, 7; Ebû Davud, “Cihad”, 121.
Buhârî, “İman”, 24.
Mü’min 40/19.
Buhârî,”İman”, 41.
ez-Zerî‘a ilâ mekârimi’ş-şerî‘a, s. 270-271.[/b]

camii ve faziletleri

1/8/2008 · Kategori: Cuma hutbeleri

İl: İSTANBUL
AY-YIL: TEMMUZ 2008
TARİH: 18.07.2008 (3.HAFTA)



قال الله تعالى: وأن المساجد لله فلا تدعوا مع الله احدا (1)
قال رسول الله صلىالله عليه وسلم: من بنى لله مسجدا بنى الله له بيتا في الجنة. (2)

CAMİ VE FAZİLETLERİ

Yeryüzünde ibadet ve ibadetleri yerine getirmek için mabet inşa etme ilk insan Hz. Adem ile başlamıştır. Bu mabetler, Allah’a ibadet ve kulluk evi oldukları için Beytullah, Allah’a secde edildiği için mescid, insanları bir araya getirip, birlikte kulluk bilincini oluşmasını sağladığı için de cami diye adlandırılmışlardır.

Hz. Adem (a.s) ile birlikte başlayan cami yapma süreci, Hz. İbrahim’in Kabe’yi yeniden inşası ile devam etmiş, Rasulullah (s.a.v.)’ın Mescid-i Nebevi’yi inşası ile de yeni bir ivme kazanmıştır.

Peygamber (s.a.v.) Medine’ye hicret ettiği zaman kendi evini inşa etmeden önce Mescid-i Nebevi’yi inşa ederek, kuracağı şehrin merkezine camiyi koymuştur. Onun bu davranışı Müslümanlar için örnek olmuş, islam fatihleri fethettikleri ülkelerde ilk iş olarak cami inşa etmişler, yeryüzünün dört bir tarafını mescid ve camilerle süslemişlerdir.

Değerli mü’minler

Cami ve mescid inşa etmek, inşa edilenleri imar edip şenlendirmek bir iman ve ihlas alametidir. Bu mukaddes mekanlarda Allah’ın adının anılmasını engellemek, harab olmasına sebep olmak da en büyük zulüm sayılmıştır. Yüce Rabbimiz bu hususta şöyle buyurur: “Allah’ın mescidlerini ancak, Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekatı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder..”. [3] “Allah’ın mescidlerinde O’nun isminin anılmasını engelleyen, mescidlerin harab olmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır?”. [4]

Muhterem Mü’minler

Mescidler herşeyden önce, tevhid inancı üzerine Allah’a kulluk bilincinin yeşerdiği ve yerleştiği mukaddes mekanlardır. Bundan dolayıdır ki, mescidlerde Allah’tan başkasına ibadet edilmediği gibi, Allah ile birlikte başkalarına dua da edilmez. Bu hususta yüce Rabbimiz şöyle buyurur: “Mescidler şüphesiz Allah’a mahsustur. O halde orada Allah ile birlikte başkasına yalvarmayın” [5].

Rasulullah (sav) zamanında Mescid-i nebevî, tevhid eğitiminin yanında, İslâm kardeşliğinin tesis edildiği, müslümanların sosyal hayatlarındaki ilke ve ölçülerin belirlendiği, sevgi ve saygının, itaat ve ibadetin sınırlarının çizildiği dinî ve sosyal özelliğe sahip bir yer olmuştur.
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de minarelerindeki ezanları, kürsülerindeki vaazları, minberlerindeki hutbeleri ile cami ve mescidler iman, edep, terbiye, sevgi, saygı, hak ve hukukun öğretildiği birer ilim ve irfan ocağı olmuştur. İslam toplumlarında ortak sağduyunun ve dindarlık bilincinin tesis edildiği, insanların ruhen arınıp, hayatlarında istikamet kazandıkları, birbirleriyle kaynaşıp bütünleştikleri birer eğitim ve öğretim mekanları olmuşlardır.

Aziz Mü’minler

Hz. Adem ile başlayıp, Hz. İbrahim ile devam edip, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile yeni bir sürece giren cami hizmetleri günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın uhdesinde devam etmektedir. Ülke çapında 80.000 civarında, İstanbul çapında da 4000 civarındaki cami ve mescidle devam eden bu hizmetler kıyâmete kadar da devam edecektir. Ezanların göklerini, secdelerin yerlerini nurlandırdığı bu mübarek topraklar, ilahi inayet ile kıyâmete kadar da böyle kalacaktır.

Allah’ın evi, Peygamberin makamı, mü’minlerin mekanı olan bu camilere sahip çıkmak, yenilerini inşa etmek, bakıma muhtaç olanlarını tamir etmek, ibadet ve irşad hizmetlerini en kaliteli hale getirmek ise mü’min olarak hepimizin görevidir. Camilerimizin temizlik bakımından birer inci, estetik ve mimari bakımdan birer şaheser, hizmet bakımından emsalsiz mekanlar olması, hepimiz için bir iman borcudur.
Hutbemi Rasulullah (s.a.v.)’ın bir hadis-i şerifi ile bitiriyorum: “Her kim Allah rızası için bir mescid inşa ederse, Allah Teala da ona cennette bir köşk inşa eder”. [6]

İstanbul Müftülüğü
Hutbe Komisyonu

[1] Cin, 18.
[2] İb Mace, el-Mesâcid ve’l-Cemâât, 1.
[3] Tevbe, 18.
[4] Bakara, 114.
[5] Cin, 18.
[6] İb Mace, el-Mesâcid ve’l-Cemâât, 1.

sıla i rahim

20/7/2008 · Kategori: Cuma hutbeleri

İl: İSTANBUL
AY-YIL: TEMMUZ 2008
TARİH: 11.07.2008 (2. HAFTA)



بسم الله الرحمن الرحيم

وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا
قال رسول الله صلى الله عليه وسلم
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَاطِعُ رَحِمٍ




SILA-İ RAHİM


Muhterem Müslümanlar!

Dinimizin üzerinde hassasiyetle durduğu konulardan biri sıla-i rahimdir. Sıla-i rahim; akrabayı arayıp sormak, onları ziyaret etmek, sevinç ve hüzünlerini paylaşmak demektir.

Bütün müminlerin kardeş olduğunu ilan eden dinimiz ‘insanların hayırlısı insanlara faydalı olandır’ prensibini koymuştur. Bu itibarla sıla-ı rahime riayet etmek Allah’ın rahmet ve bereketine nail olmanın en etkili yollarından biridir. Dünyada mükafatı en çabuk verilen amel, sıla-i rahimdir.

Bu konuda Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: “Ey insanlar! Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının.” Kutsi bir hadis-i şerifte ise Cenâb-ı Hakk: “Kim yakınlarıyla ilgi kurup akrabalığın hakkını yerine getirirse ona lütuflarda bulunurum. Kim de akraba ile ilişkisini keserse ben de onlardan rahmetimi keserim” buyurur.

Aziz Cemaat!

Sıla-i rahim dinî bir vecibedir. Bu sebeple yakınlarımızın hal hatırını sormak, onları ziyaret etmek, imkan ölçüsünde kendilerine yardımcı olmak görevimizdir. Bilindiği üzere insan, doğumundan ölümüne kadar ilgi ve sevgiye muhtaç bir varlıktır. Hemen hepimiz üstesinden gelmekte zorlandığımız hususlarda akrabalarımızı yanımızda görmek isteriz. Zor zamanlarda tesis edilen dostluk ve akrabalık bağının sıkı tutulması dünya ve ahiret saadetini de beraberinde getirir.
Efendimiz (as); ‘Rızkının çoğalmasını, ömrünün uzamasını isteyen, akrabasını koruyup kollasın” buyurur. Buna göre akrabalarımız arasında fakir ve muhtaç durumda olanlara maddî açıdan destek çıkmamız, zekat ve fitrelerimizi verirken yoksul akrabalarımızı tercih etmemiz icap eder. Nitekim bir hadis-i şerifte, akrabaya verilen sadakanın iki kat sevaba vesile olduğu bildirilmiştir.

Değerli Müminler!

Akrabalar arasında sevgi ve ilginin, ülfet ve muhabbetin devamı için karşılıklı ziyaretleşmeler büyük önem arzeder. Akrabalarımızdan özellikle yaşlı, hasta, bakıma muhtaç durumdakilere, kendilerinin yalnız olmadıklarının hissettirilmesi ne kadar önemli bir meziyet ve ne büyük bir sevaptır! Bilindiği üzere dinimiz, akrabaya iyiliği sadece insanî bir görev olarak değil hukukî bir sorumluluk olarak da değerlendirmiştir. Onun içindir ki böylesi bir görevden uzak durmak, akrabalarla ilgiyi kesmek büyük günah sayılmış ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “ Akrabası ile münasebetleri kesenler Cennete giremez” buyurmuşlardır.[8]

Kıymetli Kardeşlerim!

Aile ve akrabalara olan sevgi herhangi bir kabilecilik anlayışına sebep olmamalıdır. Küfrü imana tercih eden bir yakınımızla gönül bağımız olamaz. Lakin akrabalık hukuku açısından onların terk edilmesi de doğru değildir. İslam, insanî ölçülerde her türlü ilgi ve alakanın devam ettirilmesini tavsiye eder. Bazı akrabalar vefasız olsa bile onlarla olan münasebetlerimizi de devam ettirmemiz gerekir. Böylesi bir durumu Hz. Peygamber’e ileten bir sahabîye Efendimiz: “Sen alakayı koparmadığın sürece Allah’ın yardımı seninle beraberdir” buyurmuştur. [9]

Muhterem Müminler!

Sıla-i rahim, ekonomik sebepler ve muhtelif meşguliyetler bahanesiyle ihmal edilemeyecek kadar önemlidir. Hayatın mana ve güzelliği, akraba ve dostlarımızla kuracağımız güzel ilişkilerde saklıdır. Bu konuda büyükler, akrabalık bağını zinde tutmada küçüklere örnek olmalıdırlar.

Hutbemi bir ayet mealiyle bitiriyorum: “Şüphesiz ki Allah, adaleti, iyilik yapmayı ve akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” [10]

Alaaddin DEMİRYÜREK
Erenler Köyü Camii İ.H./ Şile.

Kur’an-ı Kerim, Hucurât 10.
İbn Mâce, Zühd 23.
Kur’an-ı Kerim, Nisa 1.
Tirmizi, Birr 9.
Buhari, Edeb 12.
Tirmizi, Zekat 26.
Kur’an-ı Kerim, Tevbe 23.
Buhari, Edep, 10
Müslim, Birr 22.
Kur’an-ı Kerim, Nahl 90.

« Önceki ::