Miraç'taki büyük yolcuyu hatırlıyoruz!

19/7/2009 · Kategori: Do__Dr_Nihat Hatipoglu Hocaefendi

Miraç'taki büyük yolcuyu hatırlıyoruz!


BU pazar Miraç Kandili'ni kutlayacağız. Kandilinizi kutlayarak bu haftaki yazımıza başlamak istiyorum.


Miraç göğe yükselme, İsra ise gece yürüyüşü anlamına gelir. Mekke'de iyice daralan, sevdiklerini birbiri ardına kaybeden, Mekkelilerden baskı ve zulüm gören Hz. Peygamber (sav) bir gece Mekke deki Mescid-i Haram'dan alınıp Kudüs'e götürülür. Oradan da göğün üst tabakalarına gizemli, ibretli ve muhteşem bir yolculuğa çıkar. Misafir edilir. Orada olağanüstü şeylerle karşılaşır. İşte Hz. Peygamber'in (sav) gecenin bir bölümünde Mekke'den alınıp Kudüs'e götürülmesine İsra, Kudüs'ten göğün derinlerine yükseltilmesine de Miraç diyoruz.

 

Miraç olayı beden ve ruh bütünlüğü içinde gerçekleşmiştir. Bazılarının zannettiği gibi sadece ruhen olmamıştır. Hz. Peygamber'in (sav) bedeni ve ruhu beraberce göklere yükselmemiş olsaydı, bunun mucizevi ve olağanüstü bir kıymetinin olması mümkün olmazdı.

 

Miraç gecesi Hz. Peygamber (sav) Kudüs'te diğer peygamberlerin ruhaniyetleriyle görüşmüş ve onlara imamlık yaparak namaz kıldırmıştır. Bununla İslam dininin kuşatıcılığını ve bütün peygamberlerle aynı zincirin asil birer halkaları olduğunu ilan etmiş ve İslam'ın beynelmilelliğini perçinlemiştir.

Hz. Peygamber (sav) o gece gök tabakalarında diğer peygamberlerin bir kısmıyla görüşmüş ve onlarla selamlaşmıştır. Bu büyük nimet diğer hiçbir peygambere nasip olmamıştır.

 

O gece cennet ve cehennemden bazı manzaralar Peygamberimize gösterilmiştir. Hz. Peygamber (sav) cehennem ahalisinin acıklı halini görmüş ve müteessir olmuştur. Bu gösterilen manzaralar mahşerden sonraki olayların sembolik birer yansımasıdır. Mekke'ye döndüğünde gördüğü bu manzaraları halka anlatarak, günahlara karşı onları uyarmıştır.

 

Miraç'ın en önemli hediyesi beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Peygamberimiz (sav) Mekke'ye döndükten sonra müminleri beş vakit namaz konusunda bilgilendirmiş ve teşvik etmiştir. Âlimlerin çoğuna göre cuma namazı da Miraç gecesinde farz kılınmış ama güvenlik olmadığı için Mekke'de kılınamamıştır. İlk cuma namazı Medine'de ve hem de Peygamberimizin hicretinden önce Hz. Musab bin Umeyr ve arkadaşları tarafından Ranuna denilen bölgede kılınmıştır.

 

Miraç gecesinin sabahında Mekkelilere yaşadığı bu olayı anlatan Hz. Peygamber (sav) ciddi sıkıntılar yaşamıştır. Mekkeliler kendisiyle alay ettiler. Toplanıp kahkahalarla güldüler. “Muhammed çıldırmış” dediler.

Sonra onu zor durumda bırakmak için etrafında toplanıp, hadi bize Mescid-i Aksa'yı tarif et diye sormaya başladılar. Bu Miraç sonrası sevgili Peygamberimizin (sav) en zorlandığı andı. Çünkü O (sav), bu yolculuk esnasında bu tür ayrıntılara bakacak halde değildi. Bu muhteşem kabulün heyecanı içinde Mescid-i Aksa'yı hatırlaması, etrafını incelemesi mümkün değildi. Fakat en sıkıntılı anda Rabbimiz aradan bütün perdeleri aralayarak Mescid-i Aksa'yı peygamberinin önüne sermiş ve görmesini sağlamıştı. Peygamberimiz de (sav) bütün ayrıntıları nokta nokta tarif etmiştir. Demin alay etmek için toplanan Mekkeli müşrikler mahcup bir şekilde Peygamberimizin (sav) etrafından dağılıp gittiler. “Muhammed (sav) doğru söylüyor. Aynen dediği gibidir. Halbuki O (sav) daha önce Kudüs'e hiç gitmemişti” demek zorunda kaldılar.

 

Miraç sonrasında Peygamberimizin (sav) dostları (sahabeler) ciddi bir sınav yaşamışlardır. Çünkü Peygamberimiz (sav) olağanüstü olaylardan bahsediyor ve bundan ötürü inkârcıların tazyiki altında kalıyor. İşte bu aşamada Hz. Ebubekir (ra) gibi özel insanların direnci çok önemli bir misyon yüklenmiştir. Hz. Ebubekir (ra) Miraç'ı ilk duyduğunda şöyle demiştir: “Vallahi O (sav) bundan daha ötesini  de anlatsa tereddütsüz iman ederim.” Zaten bundan ötürü “Sıddık” olabilme şerefine varmıştır.

Miraç gecesinin en önemli hediyelerinden birisi de Yüce Allah'a ve Hz. Muhammed'e (sav) iman eden bir kişinin günahı ne kadar çok olursa olsun ebediyen cehennemde kalmayacağı müjdesidir.

                         

Ramazana yaklaşık bir ay kaldı. Gayret zamanıdır. Kendimizi ramazana hazırlamalıyız. Yüreğimizle hesaplaşmalıyız. Zaman bizi beklemiyor. Güneş yarın olacak, yüz sene sonra da olacak ama belki biz olmayacağız. Çok da uzun olmayan emanet bir hayatla kayıtlıyız. Güzel şeyler yapalım. Faydalı işler yapalım. Yarın baktığımızda utanacak kusurlarımız olmasın. Varsa da dönüş yapmayı, tövbeye sığınmayı düşünelim.

 

NOT: Pazar akşamı Miraç Kandili programımız için 20.20'den itibaren Star TV'de olacağım. O geceki duamıza hep beraber amin diyelim.

NOT; Bu Yazı Hürriyet Gazetesinden Alıntıdır.Doç.Dr.Nihat Hatipoğlu Hocaefendi.

Babam, Resulullah (sav)'ın Komşusu Oldu ...

13/6/2009 · Kategori: Do__Dr_Nihat Hatipoglu Hocaefendi

Babam, Resulullah (sav)'ın Komşusu Oldu ...

23 Mayıs 1995 gece yarısı biz kendisini Esenboğa havaalanına getirecek uçağı beklerken Medinetü'r-resul'den telefon eden diş hekimi kardeşim Fatih, titrek sesiyle şöyle dedi: "Biz babamızı damat ettik. Aşık'ı Maşuk'a Resulullah'a teslim ettik. Cennetü'l Baki'de misafir edeceğiz."

Ben o anda elimizden neyin gittiğini çok iyi biliyordum. 1987'de Mısır'a geldiğinde -bir anlamda kendisini deneyen- Ezher Ulemasının: "Sizin gibi bir alimin Türkiye'de olabileceğini tahmin edemezdik", dedikleri Haydar HATİPOĞLU hocamın, babamın gittiğini anladım. Hadis, tefsir,fıkıh, feraiz, bedii, meani, beyan velhasılı bütün dini sahalarda hüccet olan bir alimin toprağa gideceğini biliyordum.

O hep Medine'liydi. O hep Ravzayı Mutahhara'nın oralardaydı. Yatarken, yemek yerken, kürsüdeyken, kitap okurken hep Ravza'daydı. Allah da şahittir ki Hz Muhammed(s.a.s.) adını kullandığı her seferinde boğazı düğümlenirdi. Efendimizin adını rahat kullanamaz mutlaka ağlardı. Gece yarıları kalkar (teheccüt namazı) Resulullah'a aşkını ilan eden kasideler okurdu. Sabahları seccadesine elimi sürdüğümde secde yeri hala ıslak olurdu. O'nu hep şöyle hatırlayacağım: kitap odasında önüne birkaç kitabı açmış notlar alıyor, kitap üzerinde veya herhangi bir münasebetle Resulullah'ın adını andığında dudakları büzülüp sakalından aşağı yaşlar boşalıyor, gördüğü kim olursa olsun yüzüne tebessüm ediyor, seccadenin üzerinde sarığını sarıyor, evden çıkmadan duha namazı kılıyor. Kur'an okuduğunda bazı ayetleri dönüp-dönüp okuyor ve yüksek sesle ağlıyor, alacağı her kararda istihareye yatıyor, Kur'an ve sünnet uğruna canını feda etmekten zerre kadar çekinmiyor ve en zor şartlarda Kur'an ve Sünnetin , yani ehl-i sünnet akidesinin bir fedaisi gibi hep öne çıkıyor. Allah sana, zerreler adedince rahmet eylesin.

Cennetmekan babam, seni hatırlıyorum! İbn-i Mace'yi şerhediyordun. Resulullah'ın vefatı bölümünü bir ayda bitirebilmiştin. "Resulullah'ın eli yana düştü.." diyordun sonra ağlıyordun. Bir saat sürüyordu ağlaman. "Git, bugün daha yazamayız" diyordun. Katibin olan ben ve kardeşim kalkıyorduk. İkinci gün oturuyorduk. "Ve Resulullah'ın ateşi yükseldi." diyordun, sonra yine hüngür-hüngür ağlıyordun. Sanki o an oradaymışsın gibi. Resulullah'ın vefatını nasıl yazdığımızı bir Allah, bir sen, ben ve kardeşim biliriz.

Abdülhakim Arvasi (k.s.)'ın kabrini ziyarete gideceğimiz biz gün arabamıza bindiğimizde annemin esans kullandığını anladın. Artık yaşlı sayılan anneme: "hanım, git kokuyu gider, öyle bin arabaya. Koku sürünüp de dışarı çıkan kadına, Peygamberimiz: Melekler lanet ederler" demiştir deyip annemi tekrar eve gönderdiğini hatırlıyorum. İslam'ın hiçbir hükmünü kimseye, hiçbir şeye feda etmedin. Hiçbir zaman gölgeye sığınmadın. İslam'ın hakikatını söylerken hiçbir kınayıcının kınaması seni zerre kadar etkilemedi. Allah ve Resulu şahittir ki hep öyle yaşadın, ailen içinde hiçbir günaha-harama müsaade etmedin.

Vefatında sonra Etlik Aşağı Eğlence'nin cemaati geldi. Meğer gitmeden Medine'de inşallah kalacağını ilan etmişsin. Kimine: "Resulullah'a bir arzuhalim var, inşallah bu sene cevap alacağım" demişsin, kimine: "Medine'den firkat benim içimi yakıyor. Ne zaman Resulullah'a komşu olacağım, bekliyorum" demişsin. Daha neler neler demişsin. Allah senin makamını ali etsin. Allah senden milyarlarca kere razı olsun. Sen vefat ederken de bize ders verdin.

18 Mayıs günü Medine'den dönecektin. 25'ine erteledin. Senin göğsünden ağrı duyduğunu haber alınca bir an önce gelmen için girişimlerde bulunduk. Medinede'ki kardeşim, Diyanet'in görevlileri, Medineli bazı aracılar, herkes seferber oldu. 18.30 uçağı olmasına rağmen senin gönlün 22.30 uçağındaydı. Annem diyor ki, arabaya bindiğinde dönüp-dönüp Ravzay-ı Mutahhara'ya bakıyormuşsun, ağlıyormuşsun. Havaalanına geldin. Eşyalarla hiç ilgilenmedin. Annem sorunca; "Merak etme eşyan gidecek" dedin. Oradaki Kamil Bey'e bütün paranı vermek istedin. Seydo, paran sana lazım olur dese de, bin doları verip: " Oğlum, benim bundan sonra para ile işim bitti." dedin. Yine anlamadılar. Nihayet turnikeden geçtin, uçak 23.30'a ertelendi. Herkesi uçak için otobüse alırlarken Sivaslı doktor Mecnun Bey'in ve ötekilerin şehadetiyle binmemeye çalışıyordunuz. Ayaklarınız gitmiyordu. Son anda doktora "gel abdest alalım" dedin. Abdest aldınız. Herkes binmeye hazırlanırken siz oturdunuz. Sizi görenler diyor ki: " hocamız bir haber bekliyor da haber gecikmiş gibi huzursuzdu". Doktor size sordu: "Bu kaçıncı hac!" gülümsedin, elini sallayıp: "Bundan sonra sayılamaz" dedin. Yine kimse anlamadı. Ama sen ne dediğini iyi biliyordun. Çünkü orada hac mevsiminde defnedilen kıyamete kadar hac yapar. Sonra oturduğun yerde, sanki gelen haberciyi görmüş gibi, başını yana çevirdin ve sandalye üzerine eğildin o kadar. Ne bir çırpınma, ne bir sekerat. Hacılar tekbir getirdiler, seni öptüler. Ağladılar, seni müjdelediler. Sonra dediler ki: "Hocamızı pasaport işlemi bittiği için uçağa alıp Türkiye'ye götürelim." Bu sefer cebindeki pasaport kayboldu. Tam bir saat da uçak onun için ertelendi. Pasaportu bulamadılar. Bulsalar, belki seni buraya getireceklerdi. Belki senin o güzel yüzünü görecektim. Ama sen habibinden uzak olacaktın. Seni bıraktılar. Uçak kalktı, baktılar ki pasaport cebinde.

O gün sabah namazında Mescid-i Saadet'te bir senin cenazen vardı. Senin cenazene bütün cemaat katılmış. Görevliler bu sayının yüzbinin çok üzerinde olduğunu söylediler.

Seni Hz Osman'a yakın bir bölgede defnetmişlerdi. Seni gören herkes son üç-dört gün içinde yüzünün sakalından daha beyaz hale geldiğini söylüyorlar. Dr. Salih Bey: " Son bir gününde hocamın dünyayla bütün irtibatı kesilmişti. Bunu kelimelerle izah mümkün değil. Sanki vücut yok, ruh ver gibiydi." diyor. Bu Medine'ye, Mescid-i Saadet'in yanına, Cennetül Baki'ye defnin manevi hazırlığı olsa gerek.

Babam! Ben seni övmüyorum. Ben Allah'ın Resulüne aşkı övüyorum. Resulullah sana sevgi buyurmuş. Ben, Allah'ın habibini övüyorum. Salat O'na, selam O'na... İbn-i Mace'yi bitirdiğin günü hatırlıyorum. Ah, diye bağırmış, ağlamıştın. Tam bir saat sürmüştü. Annem bizi odaya sokmamıştı. Sonra ne oldu, diye sorduk; dedi ki, " Baban diyor ki: İbn-i Mace'yi yazdıkça her gece Resulullah'ın yanındaydım. Ya ben bundan sonra ne yaparım?" demiştin.

Senin firakın bitti. Vuslat oldu. Ashabın kucağında Cennet'ül-Baki ehline verilecek umumi ve vacip olan şefaatı bekliyorsun. Şimdi biz firakı yaşıyoruz. Bu firak senin sevgilin olan Allah Resulüne kavuştuğumuz gün bitecek demek cüretini kendimde bulamıyorum.

Cenazeni görenler, seni yıkayan Molla Burhan, hep senin o güzel yüzünle tebessüm ettiğini söylüyorlar. Onu öptük de öptük diyorlar. Ah, keşke bana da nasip olsaydı. Morga koyduk, morga güzel bir nisbet kokusu girdi diyorlar. Bana herkes " ah, babanın yüzünü göreydin!" diyorlar. Göreceğim inşallah, firakın bittiği vuslat gününde göreceğim inşallah.

Kitaplarına sahip çıkacağım. Senin baktığın yerlere senin vukufiyetinden çok uzak ama olsun bakacağım. Senin oğlun olmayı şerefle taşıyacağım. Senin bize öğrettiğin çizgin, kitap ve sünnet ölçüsü nefesim çıkıncaya kadar devam edecek. Çünkü sen Resulullah'a nasıl aşık olunabileceğini gösterdin bize,öğrettin bize. Allah Resulune ve Hz Ömer'e dayanan soyunla sen mekanını buldun.

Diyanet İşleri Başkanlığı sana pek çok hatim okuttu. Yüzlerce yerde gıyabi cenaze namazın kılındı. Herkesten Allah razı olsun.

Bütün mü'min kardeşlerim sana haklarını helal ettiler, daha duyan herkes de edecektir inşallah.

Ravza-ı Mutahhara'nın sahibine salat ve selam olsun; Baki'nin sakinlerine rahmet ve selam olsun.

Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Doç.Dr. Nihat Hatipoğlu

Hazreti Vahşi için inen üç ayet

18/3/2009 · Kategori: Do__Dr_Nihat Hatipoglu Hocaefendi

Hazreti Vahşi için inen üç ayet


HEPİNİZ "Vahşi"yi bilirsiniz. Adını duymuşsunuzdur veya en azından belleklerden silinmeyen ve müthiş bir yapım olan "Çağrı" filminde onu izlemişsinizdir. O bir köledir ve iyi mızrak atar. Siyah renkli olan bu köle "Uhud" harbinde Hz. Hamza'yı sinsice takip eder. Görevi bu. Aslında kölelikten kurtulma yolunda bu. Hz. Hamza'yı şehit ederse hürriyetine kavuşacak.


Vahşi, Uhud meydanında saatlerce Hz. Hamza'yı kollar. Mızrağı atacağı ortamı bekler. Nihayet karşısına çıkamadığı Hz. Hamza'yı uzaktan attığı mızrakla şehit eder. Hz. Hamza, Hz. Peygamber'in hem amcası hem de sütkardeşiydi.

Hz. Hamza'yı şehit eden "Vahşi", ismine uygun bir şekilde Hz. Hamza'nın karnını ve göğsünü bıçakla parçalar ve iç organlarını Uhud'un kumlarına döker. Daha kötü ve iğrendiren şeyler de yapar. Ama kalem bu kadarını yazabiliyor. Ötesini yazamıyor.

* * *

Uhud sonunda Hz. Peygamber, şehitleri ve yaralıları dolaşır. Kendisi de yaralıdır. O gün çok ağlar. Hele Hz. Hamza'nın başındayken belki ilk kez hıçkırıkları yükseldi. Sadece Hz. Hamza'yı kaybedişine değil, tek başına kaplan avına çıkabilecek kadar yürekli olan bu insana yapılana tahammül edemez. Hatta orada yemin eder, ben de yetmiş kişiye misliyle karşılık vermeye müsaade edeceğim, diye. Ama hemen akabinde inen ayetler bu karşılığı yasaklar (İbni Sa'd, et-Tabakat 3, 5, 13, 14).

İnen ayetler, aşırı gitmeyi yasaklayan ayetlerdir (Neml, 126). Hz. Peygamber bundan dolayı sabretmiş, daha sonra kefaret ödemiştir (İbni Sa'd, et-Tabakat, el Kübra'e, 3, 5, 11). Aslında sadece bu olay Kuran-ı Kerim'in vahiy ürünü olduğunun en açık belgesidir. "Allah'ın Aslanı" olarak anılan Hz. Hamza ve benzerleri hakkında "Allah'ın yolunda öldürülenleri ölü sanmayın" (Ali İmran, 169) ayeti iner.

Aslında bu yazıda anlatacağım konu, bu ayrıntıdan sonraki satırlardır. Ama sanıyorum baştaki satırlar olmasaydı şimdi yazacaklarım tam anlaşılamayabilirdi. Hz. Hamza'nın katili olan "Vahşi", sonradan Müslüman olmak istediğini fakat "şirk yapanların, katillerin ve zinakárların" azaba uğrayacağı şeklindeki ayetlerden korktuğunu iletir. Vahşi'nin hakkında üç ayet arka arkaya iner (Belli bir zaman içinde).

Olay şöyle gelişir: Uhud harbinde Peygamber Efendimizin amcası Hz. Hamza'yı (RA) şehit eden Vahşi, Resulullah Efendimize, "Ben Müslüman olmak istiyorum. Ama Kuran'da 'Ve onlar ki Allah'ın beraberinde diğer bir ilaha dua etmezler, Allah'ın haram kıldığı nefsi haksız katleylemezler ve zina yapmazlar. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarpar' (Furkan, 6) ayeti beni İslam'dan men ediyor. Zira ben sayılan bu üç günahın hepsini yaptım. Benim için bir tövbe imkánı var mı?" diye Mekke'den bir mektup yazdı.

Bunun üzerine Furkan Suresi'nin, "Ve her kim tövbe edip de salih amel işlerse o muhakkak Allah'a makbul olarak döner" mealindeki 71. ayeti kerimesi nazil oldu. Peygamber Efendimiz (SAV) bu ayeti kerimeyi Vahşi'ye yazıp gönderdi.

Vahşi, "Bu ayette iyi amel yapma şartı var. Ben iyi işleri, amelleri belki yapamayabilirim. Başarılı olabilir miyim bilmiyorum" diye bir mektup daha yazdı.

Bunun üzerine, "Doğrusu, Allah kendine şirk koşulmasını mağfiret etmez, ondan berisini dilediğine mağfiret buyurur" (Nisa Suresi, ayet 4) mealindeki ayeti kerime nazil oldu. Peygamber Efendimiz, bu ayeti kerimeyi de Vahşi'ye yazdı.

Vahşi tekrar, "Bu ayeti kerimede de Allahu Teala dilediğine mağfiret eder şartı var. Allah (CC) beni bağışlamayı diler mi, dilemez mi bilmiyorum" diye yazınca, "Ey nefisleri üzerinde israfta bulunmuş kullarım! Allah'ın rahmetinden ye'se (ümitsizliğe) düşmeyiniz. Şüphe yok ki, Allah günahların hepsini mağfiret eder. Muhakkak ki o çok gafur ve rahimdir" (Zümer Suresi, ayet 53) mealindeki ayeti kerime nazil oldu.

Resulullah Efendimiz, bu ayeti kerimeyi de Vahşi'ye bildirdi. Vahşi bu ayeti kerimede hiçbir şart bulamadı ve Medine-i Münevvere'ye gelip Müslüman oldu.

* * *

Hz. Hamza
(RA) gibi bir insanı şehit eden bir köleye, insan olduğu için verilen değer. Bu kişi hakkında tam üç ayet iniyor ve Hz. Peygamber, Vahşi'ye engel olmuyor, olamıyor. Çünkü vahiy inince, aradan perdeler, aracılar ve talepler kalkar. Yüce Allah konuşur, emreder. Bu olaydan sonra Vahşi, bizim için Hz. Vahşi'dir. Sahabidir. Saygıyla anılır. İşte bu kadar, ötesi yok.

Bu olay insanlık için başlı başına bir ibret vesikasıdır.

« Önceki ::