DARENDE SOMUNCU BABA ZİYARETİM

14/10/2009 · Kategori: Gezi Makalelerim

DARENDE SOMUNCU BABA ZİYARETİM

Bismillah.Elhamdulillah.Allahu Teala ve Tekaddes Hazretlerine Hamdu senalar olsun.Resulu ve Habibi, Muhammed Mustafasına da sonsuz salatu selamlar, Ehli Beytine,ashabına ve bu ümmetin alimlerine de selamlar olsun.

İnsan oğlunu boşuna yaratmayan,Ona bir ödev ve sorumluluk yükleyen sonra da vazifesini yapıp yapmadığına göre de hesabını kesen bir Rabbımız var, Elhamdülillah.Ne mutlu iyi kimselere ki, insanlar için faydalı olmaya çalışır.Karınca kararınca bie şeyler öğretmeye çabalar.

Bir çin atasözünde denildiği gibi, " balık tutup balık vereceğine, oltayla balık tutmayı öğret" Allah dostları da teşbihte hata olmasın aynı bu misal gibi, bizleri doğruya götüren yollara sevk ediyorlar.Kendilerinin bildiği ilimlerden insanlara da luzum olanını öğretiyorlar.

Bunlardan biriside, Malatya ilimizin, Darende ilçesinde bulunan somuncu babadır.Somuncu baba ile ilgili biraz bilgi vereyim istiyorum.Asıl adı Hamid Hamidüddin'dir. Somuncu Baba olarak da bilinen Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid Han zamanında yaşamıştır.

Miladi 1331 tarihinde Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (s.a.s)'e ulaşır, 24. kuşaktan torunudur, Seyyiddir. Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, Somuncu Baba ve Ekmekçi Koca olarak da tanınmıştır. Zamanın Padişahı Yıldırım Beyazıd Han Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.

Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veli Hazretlerini dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende’de ebedi âleme göç etmiştir.

Darende gezilecek yerlerden biridir.Vadi arasında bulunan somuncu baba camisi,müzesi vs.Gidip görülecek yerlerdendir.Ramazanı şerif ayından sonra şevval ayında böyle bir mekanı ziyaret etmek ,hakikaten insanı rahatlatıyor.Gerçi burası kış mevsiminde soğuk olduğundan , yaz mevsiminde ziyaret etmeniz daha fazlaişinize yarayacaktır.Yani işinize yarayacak dememin nedeni şu ki; caminin yanında dere bulunmakta.o derenin etrafına da çardaklar konulmuş.böylelikle hem ailecek somuncu babayı ziyaret ediyor hem de piknik yapma fırsatı buluyorsunuz.

Dağların heybeti yer yer insanı ürpertiyor.Koca dağların nasıl yaratıldığını, nasıl o şekli aldığını düşünmek insanı tefekküre daldırıyor.Allah buraları görmeyi tekrar tekrar nasip eylesin.Şükürler olsun ki böyle mübarek zatların ziyaretlerini nasip eyliyor.

Darende ye kadar gidipte elbistan yolu üzerinde bulunan şelaleyi görmeden dönmek olmazdı.Ailecek gezilecek ve oturup şelalenin şırıl şırıl sesi altında piknik yapılacak bir yer.Bildiğiniz turistik bir yer.ismide günpınar

Bir de en son bahsetmek istediğim, Sivasım gürün ilçesinde ki gökpınar gölüdür.Masmavi bir görünüşü olan bu göl yine kafa dinlemek isteyenler için bire birdir.Allah vatanımızı ,vatanımızın doğal harikalarını bozulmaktan ve bölünmekten muhafaza eylesin.Allah ruhunu iman selametiyle teslim edenlere ve bizlere rahmet eylesin...

12 Ekim 2009
23 Şevval 1430
Pazartesi

17 AĞOSTOS VE YALOVA ZİYARETİM

18/8/2009 · Kategori: Gezi Makalelerim

17 AĞOSTOS VE YALOVA ZİYARETİM

Bismillah.Eş Şükrü Lillah.Bizlere "nimetime şükredin ,ben de nimetimi arttırayım " buyuran Allah'a hamdu senalar olsun."Şükreden bir kul olmayayım mı?" buyuran Hz Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi vessellem efendimize de salatu selamlar olsun.

Öncelikle belirtmek istediğim bir husus var ki o da şükür ile hamd'ın arasında ki ince çizgiyi belirtmektir.Hamd her zaman yapılır ama şükür her zaman yapılamaz.Bir bela, musibet olduğunda "çok şükür başımıza bu da geldi, ne iyi oldu..." diyemeyiz çünkü bu belayı arttırır.Ancak ona hamd edilir.Örneğin hiç birimiz 17 ağostosta şükür etmedik değil mi?Deprem bölgesinde yakınlarını kaybedenler şükür mü ettiler ?

Şükrü ve hamdı neden ele aldığıma gelince.Biliyorsunuz ki tebdili mekanda ferahlık vardır buyurulur.İnsan farklı memleketleri gördükçe ufku daha da gelişir.Düşüncesi ve fikri  değişir.Tarihi yapıları incelerken geçmişi düşünür.Doğayı seyrederken ,insana verdiği huzur ve mutluluğu düşünür.Dünyanın genişliğini müşahede eder ve kendi küçüklüğünü kabul eder.

Şükür ettim bu güzel nimetler için Rabbime.Bu nimetlerinin hayırlısıyla devamı için.Çünkü "şükredin arttırayım "buyuruyor Allah..Nitekim Hazreti Peygamber (sav) bir hadis-i şeriflerinde buyururlar:  “Sen «Hamd  alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur» dediğin zaman  Allah’a şükretmiş olursun;O da  sana olan nimetini artırır!”   Peygamber Efendimiz (sav) Hazretleri buyuruyorlar ki:  "Kim bir ihsana mazhar olursa  bulduğu takdirde karşılığını hemen versin;bulamazsa verene senada bulunsun.Zira onu övmekle teşekkürünü yerine getirmiş olur. Ketmeden (karşılık vermeyen) nankörlük etmiş olur".

17 Ağostos tarihinde gerçekleştirmiş olduğum Yalova ziyaretimden bir kaç anımı paylaşmak istiyorum.Yüzyıla damgasını vuran bir depremin yıldönümüne denk gelen bu ziyaretim tamamıyla bir tevafuktur, hiç bir şekilde bu tarihte olsun diye bir tarih ayarlaması yapmış değilim.Marmara Bölgesini 17 Ağosotos 1999 tarihinde , Pazartesiyi Salıya bağlayan gece, saat 3.02 geçe yaşanan o büyük depremin yıldönümüydü.Binaların çoğunun kullanılamayacak hale geldiği.Yolların köprülerin yıkıldığı, insanların enkaz yığınları altında canlarını verdikleri o büyük depremin yıl dönümü.

İnsanın tüylerini diken diken eden hadisenin adını anmak bile içimi ürpertirken, bir de bunun anısına dikilen anıtı görmek ve gezmek ne kadar acı verici.Aslında ibret almak gerekir.Geçmişte ne büyük bir felaket atlatılmış, ne kadar büyük yaralar açılmış.İnsanoğlu nankör derler. Hakikaten en büyük nankör insandır.Çünkü daha on sene evvel yaşadığı depremi unutmuş ve sanki yaşanmamış bir masal gibi dinler olmuş.Ölenlere rahmetler dilerken yaşayanlara da kuru kuru vaadlerden başka bir şey miras kalmamış.

Gönül isterdi ki, depremden sonra bölgece bir kalkınalım.Depremi bir öğrenelim.Yaptığımız binaları sağlam yapalım.Üç kuruş için insan canını tehlikeye atmayalım. Ama Nerde bunu düşünen aklı selim adamlar.Parktaki oturağa bile dört vida takması gerekirken iki vidayla yetiniyorlar.Hiç yapmasa parka oturak daha iyi.Hiç olmazsa insanlar o oturağın kırılması esnasında  üstünden düşüp kafalarını kırmalarındansa, Yeşilliğe örtü serip oturmaları ve kene tarafından ısırılmaları daha iyidir.

Türk milleti zekidir, tamam kabulumdur bu söz.Fakat zekilikte ki kasıt Malzemeden çalıp ,o malzemeyi sağlam göstermek değildir zekilik, bu ahmaklıktır ve aldatmaktır.Neden çin de evler o şiddetli sarsıntıda yerinden kıpırdamıyor? Adamlar zekiliklerini malzemeden çalmaya kullanmadıkları için.Ayrıca diğer bir zekilikte malzemenin ucuza mal olması için de iş imkanı sağlamalarıdır.Bizde ise durum tersi olunca yani iş imkanı düşük çalışan az malzemede pahalı olunca , kim düşünür depremi ölümü.Depremde ölenlere rahmet kalanlara aynı kazığı atmaya devam olsun...

Yalova gerek tabiatıyla ve gerekse sakinliğiyle ( istanbula bakarak sakin diyorum ama kendi içinde hareketli bir şehir.) insanı kendine çekiyor adeta.Özellikle deniz severler için ( maksak illa ki denize girmek değil, bir çay bahçesinden de olsa dalga seslerini dinlemektir) muhteşemdir  sahili ve sahilin doğası...

Yaz aylarında bol bol su tüketmelisiniz ki vucudunuz su dengesini kurabilsin.Eğer bir gün yalova'yı gezmek isterseniz yanınızda pet şişede bulundurun.Çünkü sıcak bir memleket.Yeşilliği sevenler, doğaya aşık olanlara bir davetiyem olacak.İmkanınız varsa mutlaka termal'e gidin.Koca koca ağaçların gölgesinde oturup gölgelenmek ve doğayla iç içe olmak çok güzel.O zaman sormadığım ama şimdi bu yazıyı yazarken aklıma takılan bir şey var ki oda şudur. Acaba termalde kamp imkanı var mı? Bence tam kamplık bir yer.

Termal de yer altı suları bulunmaktadır.Her ne kadar bu gidişimde istifade edemedimse de o sulardan bir daha ki gidişimde muhakkak termal'in sularından faydalanacağım.Sağlığa iyi gelen suları denemek lazım. Bakarsınız doktorlara ihtiyaç kalmaz.

Yalovanın merkezinde bulunan Mustafa Kemal Atatürk'ün yürüyen daha doğrusu yerinden yürütülmüş köşküne de gitmenizi tavsiye ederim.Bir köşk nasıl yerinden oynatılır.Mimarların ve mimar adaylarının ilgisini çekeceğini sanıyorum.İnsan düşünüp ,tefekkür etmeli.İnsanı diğer canlılardan ayıran beynini yine insana faydalı olacak işlere harcamalı ki malzemeden çalmanın kötülüğünü kavrayabilsin.Bir filozofun dediği gibi insanın en az kullandığı organı beynidir.Herkes çok akıllıyım diye geçinir  ama o aklınıda zahmet edip pek kullanmaz.Kullanabilseydik aklımızı ,zannetmiyorum şu an bu ülke bu durumda olmazdı?

Tarım ürünlerini araştırma ,geliştirme amacıyla kurulan millet çiftliğinde bir çınar ağacının dibinde iki katlı olarak inşa edilen bu köşk.1936 senesinde çınar ağacına saygıdan ve ormanlara sahip çıkılsın düşüncesine örnek olsun diye köşkün temellerine  11 ağostos tarihinde raylar düşenir ve dört metre kadar uzaklaştırılır ağaçtan.Köşk denize sıfır mesafededir.Gerek bahçe düzenlemesi ve gerekse insana aşıladığı "ağacını sev ormanı koru,korumayıp ağacını yakanı cezaya tabi tut " düşüncesi ile ziyaret edilmesi gereken bir müzedir.

Düşünün yaz aylarında çıkan orman yangınlarını. Ne kadar zararı var ülkemize.İşte beynini kendi çıkarları için kullananların yüzünden insanların kamusal haklarıda ziyana uğruyor.Bir ağacın kesilmesi bir canın gitmesi demektir.Peki bir ormanın kül olmasını nasıl açıklayalım...

Atatürk  yalovaya ilk gelişinde baltacı çiftliğindeki köşkte kalmıştır.Burada  güzel bir bahçe içerisinde yer almaktadır bu köşk.Ziyaret edilmesi gereken müzelerden biridir.Ayrıca termalde her günün tarihini çiçeklerle yazarlar.Orayıda görmeden dönmeyin termalden.

Anlatılacak o kadar çok şey var ki yalovaya dair.Onların çoğu özel bi çoğu da görmeniz gerektiğini düşündüğüm şeylerdir.Bir insana baklavayı anlatmakla ağzı tadlanmaz, ancak bi lokma yedirirseniz ne demek istediğinizi anlar.Ben burda yalovayı ne kadar yazarsam yazayım gidip, gezip görmedikçe anlayamazsınız...

17 Ağostos 2009
26 Şaban 1430
  Pazartesi

FATİH,EYÜP VE İSMAİLAĞA CAMİİ ZİYARETLERİM

11/8/2009 · Kategori: Gezi Makalelerim

FATİH,EYÜP VE İSMAİLAĞA CAMİİ ZİYARETLERİM

Bismillah.Elhamdulillah.Bizlere bu güzel ziyaretleri yapmamız için güç ,kuvvet veren Rabbıma sonsuz hamdu senalar olsun."Ümmetimin alimleri beni israil'in peygamberleri gibidir" buyurun Hz Muhammed Mustafa'ya da Sallallahu aleyhi vessellem sonsuz salatu selamlar olsun.Ehlibeyte, Dört halifeye ve ashabı kiram ile bu ümmetin alimlerine de selam olsun.

Bu yazımı İstanbul'un Fatih ve Eyup ilçelerinde gerçekleştirdiğim ziyaretlerime ayıracağım.Uzun süredir hayaliyle yatıp, hayaliyle kalktığım bir meseleydi Fatih ziyaretim.Orada medfun bulunan zatların kabirlerini ziyaret etmek.Kimi için hiçbir anlam ifade etmez onlar."Sadece ölüler onlar "denir.oysa onlar ölü değil, Bilakis diridirler.Evliyaullah diridirler ve hayattayken yaptıkları faaliyetlerine şimdi de devam ediyorlar.Kınından çekilmiş kılıç gibiler. Onları durduracak bir güç yoktur artık.Onlar sadece ahmakların gözlerinden kaybolmuştur.Oysaki hakiki dostlar daima onlarla dizdizedirler.Tabi bu anlaşılacak bir söz değildir...

İstanbul şehri peygamber sallallahu aleyhi vessellem efendimizin hadislerine konu olmuş bir şehirdir.O hadislerde ki müjdeye nail olabilmek için sahabi radıyallahu anhum ecmain efendilerimiz sur önlerine kadar gelmişler.Bunların başında Eba eyyub el ensari radıyallahu anh gelir.Şimdi bu zatın hayatını nakletmeyeceğim.Makalemin ilerleyen satırlarında daha geniş malumat vereceğim inşaAllah....

İstanbul öyle bir şehir ki uğrunda ölmek için nice sahabe şehit olmuştur.Onların derdi, boğaza bakan yamaçtan villa almak değildi.Onların niyeti islamın kalesi yapmaktı ve oradan avrupaya açılmaktı.Amaç islamdı ve islam uğruna bu şehir için savaşırlarken şehit olmuşlardı.Günümüzde de bu şehir için şehit olanlar var.Maksatları istanbulluları hristiyanlaştırmak olanlara karşı müslümanları uyaranlarda şehit ediliyordu.Bunlara da değineceğim inşaAllah.

İstanbulu nasıl tarif edebilirim diye düşünüyorum.Fakat bir tarifi yok ki tarif edeyim.Desem ki; "İstanbul bir rüya ,ulaşılması imkansız.tıpkı mücevher gibi."İki parçaya ayıran bir de boğazı vardır.Dünyanın gözü oradadır.İşgal yıllarında boğazda beş çayını içmeyi planlamışlardı.İstanbul kimilerine çay içirirken kimilerine de içtiğini burnundan getirtir.

Boğaz deyince aklıma geldi.Bir kıtadan öteki kıtaya geçmek için deniz yolunu seçenler, aslında gördükleri doğa harikası o manzaralarla nelere sahip olduklarının farkındadırlar umarım.Martıların geminizin üstünde süzülürken ki o halleri  o kadar güzeldir.Bir taraftan martı sesleri eşliğinde istanbulun tarihi güzelliklerini seyretmek te o kadar güzeldir.Mesela Galata kulesi, biraz beri de Sultan ahmet ve Ayasofya gibi...

Bu kadar ön girişten sonra şimdi asıl mevzuma başlayabilirim.Fatih semtimiz baya büyüktür.Yürüyerek gezmek isterseniz iki şeyin sizde mevcut olması gerekir.Birincisi sağlam ayaklar ikincisi fatihi bilen bir arkadaş.Yoksa o koca ilçede bir yerden başka bir yere zor gidersiniz.Kendi memleketiniz de turist olursunuz.

Haliç'in kenarında balık tutanlar kadar yine orada ki yeşillik alanda piknik yapanlarda var.Tavsiye ederim ki haliç'in kıyısında piknik yapmak güzel olur.Bir de Ramazan ayında iftar açmak için ideal yerlerden biridir.Tabi isteğe bağlı olarak eyup sultan avlusuda değerlendirilebilir.

Tabi kambersiz düğün olmaz demişler.Camiler olurda Kiliseler niye olmasın güzelim İstanbulumda... Haliç sahil yolu üzerinde bir kilise vardı.Kilisenin adı ; Bulgar Stefan Sveti Kilisesi.Bu kilise prefabriktir ve ilginç bir yapı tarzı var.Şimdi bu yazıyı okuyanlar diyecekler ki;  "kiliselerden bize ne" fakat unutmayalım ki onları görmezden gelirsek, yaptıkları faaliyetleri de görmezden gelmiş olur ve tehlikenin ne boyuta ulaşacağını bilemeyiz.Biz bilelim nerde ne var da ona göre davranalım.Şimdi ben bu kiliseyi hayran olduğum için mi paylaştım.sadece şunun için paylaştım ki; bir kilise görüldüğünde müslüman şunu okumalı. " De ki; ey kafirler!" diye başlayan sure-i kafirun.Zira o surenin sonunda denildiği gibi "sizin dininiz size,bizim dinimiz bize"... işte bu malumatı vermek için de evvela bir kiliseden bahsetmek gerek.Çoğu insan bu kiliseyi Fener Rum patrikhanesi ile karıştırıyormuş.Oysa ikisi farklı yerdedir.

Bu kilise faslını kısa kesip ,ilk ziyareti nasip olan zat hakkında bilgi vereyim.Mehmet Emin Tokadi  hazretleridir.Kendisi hakkında kısa bir malumat vermek gerekirse ; "İstanbul'da Ashab-ı Kiram'dan sonra medfun bulunan üç büyük evliyadan biridir. 1664 senesinde Tokat'ta doğmuş ve 83 yaşındayken İstanbul'da vefat etmiştir. Unkapanına inen cadde ile Zeyrek yokuşunun kesistiği tepe üzerinde Soğukkuyu Piri Paşa Medresesi kabristanına defnedilmiştir.Mekke'de İmam-ı Rabbani Hz.'nin oğlunun talebesine (Ahmet Yekdes Cüryani Hz.) talebe olmuştur. 3 sene sonunda hocası artık İstanbul'a gitmesini istemiştir. Kendisinden son bir arzusunun olup olmadığını sormuştur. Mehmet Emin Tokadi Hz.'de hocasından dua istemiştir:"Benim vefatımdan sonra kabrime gelip bir fatiha okuyanın vücudu cehennem ateşinde yanmasın."Hocası kendisine şunları söyledi :" Vasiyet etki vefatından sonra kabrini kolay bulunacak bir yere yapmasınlar. Virane bir yere defnetsinler. Kimse bilmesin. Ancak, nasibi olanlar gelip bulsun, dua etsinler.

   Gerçekten de  kabri kolay bulunulacak bir yerde değildir.Rehbersiz gidenler arar da arar sonra ya bulur ua da bulamaz.Elhamdulilah ziyareti nasip oldu.İnşaAllah tekrar tekrar ziyareti nasip olur.Bunlar istanbulumuzun manevi direkleridir.Ne olur kabirlerine edepsizlik etmeyelim.

bilindiği üzere İsmailağa camii ,fatih çarşambadadır.Yolumuz buraya da düştü elhamdulillah.Mehmet emin tokadi hazretlerinden sonra Fatih camiine doğru yol aldık.Fatih camiine vardığımızda öğle ezanı okunmaya başlanıldı.Tadilatta olduğu için camiye girmedik.Niyetimiz ismailağa camiinde öğle namazını kılmaktı.Fatih camiinde ezanlar iki müezzin tarafından okunmaktadır.Bu da çok ilginç bir uygulama gibi geldi bana.

Çarşambaya doğru ilerlerken çok farklı şeylerle karşılaştığımı söyleyemem.Basının abarttığı gibi bir yer değil.Orasıda sıradan bir semtimiz.Her şey normal seyrinde devam ediyor.Esnaf işnde gücünde.Herkes dünyalıklarının peşine takılmış hani ezanlar okunmasa bir soluk alacakları yok.Sokakların adı biraz tuhaf geldi bana. mesela biri aksarıklı sokak, öteki yeşil sarıklı sokak gibi....

Yine her mahalle  ya da ilçe diyelim, içinde barındırdığı insanların kültürlerini yansıtır dışarı.Kimi çarşaf giyer kimi cübbe. Kimi kot pantolon giyer  kimi mini etek.Bazısı da anadan üryan gezer.Herkesin kendi tercihidir.Fakat sen de benim giydiğim gibi giyinmezsen bizden olmazsın, o zamanda seni dışlarız tehditlerine ve baskılarına maruz bırakırsanız insanları işte o zaman çatırdama seslerini duyarsınız.Senin mini etekli dolaşman ,çarşaflı veya pardesülü birininde mini etekle dolaşmadıkça bu vatanın evladı sayılmayacağını söylemek senin hüsnü kuruntundur.Bu söz senin beyninin örümcek ağlarıyla örülü olduğunun alametidir.

Öğle namazını ismailağa camiinde kıldıktan sonra caminin içerisini gezdik.Dışarıdan binaya bakarken; " burayada tadilat gerek, restore edilmeli " demiştim.Fakat içeriye giripte ,içerinin o güzelliğini görünce , şu mısralar geldi hatırıma; " harabat ehline hor bakma zakir,definelere malik viraneler vardır." İşte bu söz ismailağa camisi için tam uyuyor.Zira içerisinin düzeni ve dizaynı o kadar güzel ki anlatmakta zorlanıyorum...1723 yılında Osmanlı'nın 56. Şeyhülislamı Ebuishak İsmail Efendi'nin yaptırdığı caminin ölçüleri, en, boy ve yükseklik olarak Kâbe'nin ebatları ile birebir örtüşüyor.


İsmailağa cami haziresinde  bulunan bir kabristanlık var.İnternetten yaptığım araştırmaya rağmen bu zatların isimlerini ve hayatlarına dair bir bilgiye rastlayamadım.Kendi ziyaretim sırasında da  oranın bir resmini çekmeyi unuttuğumdan ve isimleri not almadığımdan bu makalemde bu zatlarla ilgili fazla malumat veremeyeceğim ama daha sonra ismailağa camisi ile ilgili özel bir makalem olacak inşaAllah ,o makalemde bu zatlara da yer vereceğim inşaAllah.

İsmailağa caminin alt sokağında ,makalemin baş paragraflarında bahsettiği o patrikhanenin karşısında bulunmaktadır kabri.Çünkü milleti hristiyanlaştırmak isteyenlere karşı bir kalkandı o zatlar.İşte o kalkanlardan biri de Mustafa ismet garibullah hazretleri.Yani cemaatin dilinden Büyük şeyh efendi es seyyid muhammed mustafa  ismet garibullah  kuddise sırruhu.

Mustafa ismet efendi aslen Yanyalıdır.yanyalı ; balkan yarımadasında  halen yunanistan sınırları içerisinde bulunan bir şehirdir.Doğumu hicri ; 1216 vefatı ise 1289 dur. Yaşadığı devirde Mevlana halidi bağdadi hazretlerinin mekkede ki halifesi abdullahi mekki hazretlerinin dergahına yetişmiş olup, şeyh efendinin vefatından sonra  Anadoluya gelerek bir müddet edirne de sultan camii şerifinde irşat  görevine devam etmiştir.

İstanbulda ki müritleri istanbula gelmesini  çok arzu ettiklerinden buraya gelerek  önce koca mustafa paşa tarafından,sonra da fatih çarşambada  halen kabri şerifinin de bulunduğu ve kendi ismiyle anılan ismet efendi dergahını kurup hayatının sonuna kadar da orada hizmete devam etmiştir.Mustafa ismet efendinin Risale-i kudsiyye namında eşsiz bir eseri bulunmaktadır.Okumanızı tavsiye ederim.

Yaptığım bu ziyaretimde, ziyareti nasip olan her zatın hayatını uzun uzadıya anlatamayacağım.Zira o zaman makale olmaktan çıkar biyografi kitabına döner.Ziyaret ettiklerimden bazıları da sahabi efendilerimize ait olan kabri şeriflerdi.Surların önünde defnedilmişlerdi.Sahabelerin şimdilik isimlerini vermekle yetineceğim.Eğer nasip olursa daha sonra bu sahabeleride özel bir başlık altında hayatlarıyla birlikte anlatırım.

Ziyareti nasip olan güzide sahabelerin sadece adlarını yad etmekle yetineceğim.Onlar sırasıyla Hazreti ka'b , Peygamberimizin süt kardeşi Ebu şeybetül hazretleri ,Hamidullah el ensari hazretleri , Ahmet el ensari  hazretleri Radıyallahu anhum ecmain.Allah şefaatlerini nasip eylesin.

Sahabe ziyaretinden sonra haliç köprüsüne yakın bir mevkide karşımıza bir türbe çıktı.Benim huyumdur ki gördüğüm türbelere hemen dönüş yapar mutlaka ziyaret ederim.Sanırım bu alışkanlığı Mahmut efendinin gençliğinde yaptığı o güzel alışkanlıktan edindim.bir de Cübbeli ahmet hocanın yaptığı seferlerde uğradığı türbe ziyaretleri de bir sebeb olmuştur bu alışkanlığımın. Gerçi plan ve porgramımızda ne sahabe kabir vardı ne de şimdi anlatacağım zatın ziyareti vardı.Fakat nasip oldu elhamdulillah...

İsmi Abdül vedüd ( ya vedüd) sultandır. Hakkında yaptığım araştırmamda şu bilgiye rastladım ve onu aynen aktarıyorum:"Bazı kaynaklarda gerçek isminin Abdülvedud olduğu İstanbul’un fethinden önce Buhara’dan gelerek Bizans İmparatorunun izni ile Ayasofya yakınına yerleştiği belirtilmektedir. İslâm ve fetih ile ilgili kaynaklarda ismine çok sık rastlanmakla beraber Onunla ilgili söylentiler birbirlerinden çok farklıdır. Bazı söylentilere göre yüce bir veli tarafından İstanbul’un fethine katılması Ondan istenmiş bunun üzerine müritleri ile birlikte Fatih Sultan Mehmed’in ordusuna girmiştir. Fatih Sultan Mehmed’in askerleri surlardan içeri girerken surlardan atılan bir gülle ile şehit düşmüştür. Kuşatma boyunca her gün dua etmiş “Allah’ım İstanbul’un İslâm’ın eline geçtiğini bana göster ve o gün benim canımı al” dediğine inanılmıştır. Bir diğer söylentiye göre fetihten bir süre sonra Ayasofya yakınında yaşamış sonra da adına yaptırılan Ayvansaray’da yaptırılan mescit ve tekkesine yerleşmiş ve burada ölmüştür. Bunun dışında onlarla farklı bir söylenti daha bulunmaktadır. İstanbul’un fethinden birkaç gün sonra Fatih Sultan Mehmed ilk Cuma namazını burada kıldıktan sonra Ayasofya’yı gezerken bir ışık demetinin yapının kuzeybatı köşesindeki terler direğin bulunduğu yeri aydınlattığını görmüş oraya yanaşmış terler direğin önünde nurlar içerisinde yatan bir ihtiyarın cesedi ile karşılaşmıştır. Vücudu kıbleye dönük olan bu cesedin üzerinde kırmızı yazı ile “Ya Vedud” ismi yazılı imiş. Evliya Çelebi’den öğrenildiğine göre Fatih Sultan Mehmed’in çevresindeki bilginler ve din adamları bu cesedi yıkamak isterlerken bir ses duymuşlar; “Merhum magsüldür (yıkanmıştır) gasledilmiştir. Hemen gömünüz”. Bu cesedi tabuta koyarak Şehitler Kapısı denilen yere gömmek istemişler ancak Ayasofya’dan çıkarken bir garip rüzgâr esmiş bilinmez bir kuvvet cenazeye katılanları Eminönü iskelesinin olduğu yere getirmiştir. Orada bekleyen ve kimin hazırladığı bilinmeyen küreği yelkeni olmayan bir tekne bu yolcusunu bekliyormuş. Cenazeye katılanlar tekneye yönelmişler ve tabutu içerisine koyar koymaz küreksiz ve yelkensiz tekne yola koyulmuş bir süre gittikten sonra da Eyüp yakınında durmuştur. Orada ne zaman kazıldığı bilinmeyen bir mezardan “Ya Vedud Ya Vedud” sözleri işitilmiştir. Bunun üzerine bütün ulema Ya Vedud’un naşını buraya gömmüşlerdir.İstanbul Kadısı Hızır Bey de bu olayı kütük ve sicil defterine kaydetmiştir...."

Bu ziyaretten çıktıktan sonra biraz uzun olan yolculuğumuz bizi Eyup Sultan Camiine kavuşturdu.Millet karınca misali akın etmiş. Bilmiyorum bu eyup cami yüzünden sevap yerine günaha mı giriyoruz.Zİra cami adabı hiçe sayılıyor.Tesettüre riayet edilmiyor.Çıplak kadınlarda giriyor caminin avlusuna.Belki de girilmeyecek halde olanlarda giriyordur.Hani turistik bölge ya oralar...!

Eyup Sultan Caminin yukarı kısmında bulunan mezarlıkta Merhum Mahmut Es'ad Coşan rahmetullahi aleyh hocaefendi yatmaktadır.Onun da kabrini ziyaret etmek nasip oldu elhamdulillah.Bana şuan dahi yaşıyor gibi geliyor.Radyo da sohbetleri devam ettiğinden olsa gerek.Gerçi giriş cümlesinde de dediğim gibi. Onlar yaşıyorlar ama ahmakların gözleri görmüyor.

Mahmut es'ad hocanın hayatından kısaca bahsedecek olursak ki ; 14 Nisan 1938 yılında, Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde doğdu. Babası Halil Necâti Efendi, annesi Şâdiye Hanım'dır. Anne ve baba tarafından soyu, Buhàra'dan Çanakkale'ye göç etmiş seyyidlere dayanır. 

4 Şubat 2001 (10 Zilkade 1421) Pazar günü, bir cami açılışı yapmak için Grifit şehrine giderlerken, Avustralya yerel saatiyle 12'de (Türkiye saatiyle 04'te) Sydney civarında, Dubbo kasabası yakınlarında geçirdikleri elim bir trafik kazası sonucu, yanında bulunan damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel'le birlikte vefat ettiler. Ölümleri ailesi, yakınları, sevenleri ve Müslümanların çoğu tarafından derin bir üzüntüyle karşılandı.

Cenazesi, Sydney'de Auburn Gelibolu Camii'nde kılınan cenaze namazından sonra Türkiye'ye getirildi (8 Şubat Perşembe). 9 Şubat Cuma günü, Fatih Camii'nde yüzbinlerin iştirak ettiği muhteşem bir cenaze namazından sonra, tekbirlerle, salevatlarla, dualarla, gözyaşlarıyla, Ebû Eyyûb el-Ensarî Hazretleri'nin kabri civarında, Eyüp Mezarlığında toprağa verildi. 

İkindi namazımızı da Eyup Sultan Camiinde kılmak nasip oldu elhamdulillah.Bu ziyaretleri ve gezdiğimiz tüm kabristanlıklara  yürüyerek gittiğimizden olsa gerek namazın akabinde hemen camiden çıkamadık.En az bi 20 dakka kadar caminin içinde oturduk.Fakat boşuna oturmadık.Minberde ki bayraklar dikkatimizi çekti acaba neyi simgeliyorlardı?Bir soru ama cevabını bulamadıklarım cihetindendi.

Eyup sultan hazretlerinin türbesine o kadar çok kişi gelmişti ki, tabi günlerden pazar olunca insanlar tatilden istifade gezelim dediler.Biz türbenin içine giremedik fakat dışardan fatihalarımızı okuduk.Nede  olsa yakın uzak fark etmez onlara.Bir rivayette eba eyyub el ensari hazretlerinin kabrinin türbenin önünde ki avlunun ortasında bulunan o koca ağacın dibi olduğu söylenir.Gerçi bunu osmanlı tarihçileri daha iyi bilir.

Eyup sultan hazretleri peygamberimizi medinede evinde misafir etmiş bir sahabidir.Çok yaşlı olmasına rağmen hadislerde ki müjdeye binaen kalkıp taa medinelerden cihat aşkıyla istanbul surlarının önüne kadar gelmiştir ve tekrar geri dönmek nasip olmamıştır.Bizim şehrimizde bulunmaktadır ve istanbulda yatan müslümanlara mahşer günü önderlik edip onları mahşer meydanına götürecektir.

Eyup sultandan sonra son ziyaretgahımız ise Edirnekapı sakızağacı kabristanlığıdır.Burada ilk ziyaret ettiğimiz zat, dört padişahın huzur hocası olan aliyyül haydar el ahiskavi hazretleridir.Yani Ali haydar efendinin kabri şerifidir ve yazarken aklıma geldi ne tevafuktur ki vefatlarının seneyi devriyesi olan ağostos ayında ziyaretleri nasip oldu elhamdulillah.

Akabinde Şehit Hızır Ali Murat oğlu hocaefendinin kabrini ziyaret ettik.Kendileri 1998 senesinde ismailağa camiinde şehit edilmişti.Bunun akabinde Mektubatçı şehit Bayram Ali Öztürk hocaefendinin de kabrini ziyaret ettik.Kendisi 2006 senesinde ismailağa camiinde şehit edilmişti.Yine o kabristanlıkta bir kaç zatı daha ziyaret ettiysek de onların isimlerini not almadığımdan burada  paylaşamıyorum...

Son olarak sözlerimi şöyle tamamlıyayım.Eğer bir gün yolunuz İstanbul'a düşerse Mutlaka manevi direkleri ziyaret edin.Selam olsun o alimlere,Selam olsun Allah yolunda öldürülenlere, Selam olsun sahabeye, Selam olsun beni israilin peygamberleri hükmünde olanlara, selam olsun ümmete.... Bu ziyaretleri yapmama vesile olan kardeşimden de Allah razı olsun.İnşaAllah tekrar tekrar gitmek ve oraları ziyaret etmek nasip olur.İnşaAllah gitmeyenlere de gitmek nasip olsun.

   11 Ağostos 2009
20 Şaban-ı Şerif 1430
                Salı


      








« Önceki ::