ÜSTÂDIMIZ HACI MAHMUT EFENDİ (Kuddise Sirruhu) HAZRETLERİNİN SAPANCA ZİYARETİ
Emri Bil Maruf Niyetiyle Meşâyıh’ın Sapanca’da İhvanla Kaynaşması
Sapanca gezisinde; kâinatın binbir türlü rengi, surür bahşeden sararmış orman gülleri, dal dal olmuş iplik iplik süzülen ağaç çeşitleri, sonbahar renklerini ilkbahara taşıyan müjdeleyicilerinden tutun da; Divan-ı Kebir dizelerini hatırlatan “eda da eşsiz olan” türleri, hep beraber bir duygusal temaşa içine girmişlerdi…
Sanki eşyanın ortak bilincine yansıyan bahtiyarlıktan insiyaki olarak nasiplenmişlerdi!. Onlar da çiçeklerini takınarak, pürtelaş muhayyel bir buhar, incecik içli bir duman içerisinden süzülerek titrek bir terennüm havasına bürünmüşlerdi. Ve bazı türleride hayâdan adeta pembeleşmişlerdi…
Gül ibrişim ağaçları ise pembe çiçeklerini takınarak süslenmişlerdi. Aralarındaki güneşle kaynaşmanın verdiği ışık seli, bütünselliğinin kesik kesik hüzmelenişi görülmeye değerdi.
Tarikat kardeşliğine kucak açıp ev sahipliği yapan beklenilen mekana varıldığında, Efendi Hazretleri talebeler tarafından okunan ve asırlardır mümin yürekler tarafından aynı teslimiyet coşkusunu barındıran:
“Tale‘al-bedru aleynâ,
Min seniyyâti’l Vedâ‘.
Vecebe’ş-şükrü aleynâ,
Mâ de‘â lillâhi dâ‘. şiiri ile sevinç içerisinde karşılandı.
Gerek iştirak edenlerin sesleri, gerek gönül aydınlanması yaşayanların neş’esi, gerekse heyecanlı binler, beraber tutulan nefesleri iç içe girerek adeta ışıl ışıl ateş böcekleri gibi yanıp sönmekteydi. Ve yol kenarındaki yapay bir şelale, kat kat yukarıdan aşağıya doğru elmasparelerini döke döke aşk ile inildemekteydi.
Yollara, gönül kandillerinin tutuşturduğu renkten halılar döşenmişti. Karşılaşma gerçekleşmeden önce yurdun dört bir yanından koşar adım şeyhlerini görmeye gelen ihvanların tıpırtılı ayak sesleri, yürek çarpıntılarının gümbürtüsü yanında gölgede kalıyordu. Gönülden gönüle yol giderken, aralarında yürekleri mest eden Rabbânî aşk şarabı dökülüyordu… Feyiz dalga dalga çağıldıyordu.
Ve bu arada evin hemen arka tarafında bulunan mezardaki erik ağaçları, bahara, bembeyaz gülümsüyorlardı.
Eyyühel meb‘ûsü fînâ,
Ci’te bi’l-emri’l mutâ‘.
Ci’te şerrafte’l-Medîne,
Merhabâ yâ hayra dâ‘.
Ente şemsun, ente bedrun,
Ente nûrun âlâ nûr.
Ente misbâ hüssüreyyâ,
Yâ Habîbî yâ Rasûl!
Kad lebisnâ sevbe izzin,
Ba’de esvâbi’r-rikâ‘.
Ve rada‘nâ sedye mecdin,
Ba‘de eyyâmi’d dayâ.
Ve teâhednâ cemîan,
Yevme aksemne’l yemîn.
Len nehûne’l ahde yevmen,
Vettehazne’s-sıdka dîn.”
“Dolunay doğdu üzerimize Vedâ Tepelerinden Allah’a duâ eden duâ ettikçe bize şükür vâcip oldu.
Ey bizim içimizde gönderilen!
Sen itaatı gereken bir emir getirdin.
Geldin, Medine’ye şeref verdin.
Ey dâvetçilerin en hayırlısı! Hoş geldin.
Sen güneşsin, Sen dolunaysın.
Sen nur üstüne nursun.
Sen Süreyyâ’nın kandilisin.
Ey Sevgili! Ey Büyük Elçi!
Yamalı elbiselerden sonra izzet libası giydik.
Ziyan günlerinden sonra şeref göğsünden emdik.
Yemin ettiğimiz gün hepimiz şuna söz verdik ki, hiçbir gün sözümüze hainlik etmeyeceğiz, Çünkü biz sadâ-kati din edinmişizdir.”
“Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır,
Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yâr vardır.
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır.” (Sezai KARAKOÇ) şiirini anımsatıyorlardı.
Sabırsızlanılan kaynaşma anı içinse yürekler tek olmuş, bakışlar yekpare odaklanmış, nabızlar yarı duralanmıştı. Gönüller arası mânevî akışlar ise kesintisiz bir biçimde bilânihâye yol almıştı…
Beklenilen an geldiğinde, yüksekçe bir balkondan perde açıldı.
Efendi Hazretleri, ihvanlarına teveccüh eyledi. O an uzun süren dingin bir sekîne yaşandı. Etrafa huzur iklimi yayıldı...
İşte o bakışta;
“Baktığın dağların düşünmesi bile ağlatır beni,
Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım” (Cahit Zarifoğlu) dizesini hatırladım.
İhvanın seyranlığında ise;
“Gül rûyuna nice câh-ı agâh
Gülbang-keşân-ı bârekellah…” (Şeyh Galip)
“Gül yüzünü tanıyan nice canlar ‘Maşaallah’ diye bağırdılar.” dizesi aklıma geldi.
Sonrasında ise Efendi Hazretleri:
- Allah hepinizden razı olsun. Her adımınıza hac sevabı ihsan eylesin, diye dua ettikten sonra:
- Benden herkese selam söyleyin, buyurdu ve “Milletde aşk var” diye ekledi. Ardından da ellerini kaldırıp:
- Yârabbi! Bizi burada cem ettiğin gibi Arş-ı Rahman altında da cem et, diye dua eyledi.
Ve hemen peşi sıra:
- Allahümme innâ neselüke tamâmen ni‘meti ve devâmel afiyeti ve hüsnel hâtimeti. “Ey Allah! Biz senden nimetin tamamını, âfiyetin devamını ve güzel sonla ölmeyi isteriz.” duâsını yapıp:
- Ve ilâ şerefin Nebiyyi Sallallâhu Teâlâ aleyhi veselleme ve âlihi ve ashâbihi ve meşâyıhınâ kâffeten ve ilâ rûhi rûhina Efendi Baba hâssaten el Fatiha” diyerek, başta Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e, âl-i ashâbına ve bütün meşâyiha, özellikle Efendi Baba’ya Fâtiha okunmasını ifade eden hitamı yaptı.
Bu cümleleri işittiğimde; Allah’a olan aşkımız halifesi lisanı ile tasdik edildi. “Ey Cemaatı Müslimin! Bu bizim için çifte kavrulmuş bir bayram müjdesidir!” diye haykırmak istedim.
Birinci bayram, Şeyhimizi görmek; ikincisi ise, dillendirilen böyle güzel bir muştuya yarenlik etmekti. İnşallah bu şahâdet, sekarât-ı mevt hallerimizde yanımızda durur da ölümlerimiz, daha doğrusu geçişlerimiz âsân olur…
Ayrılıp yol alma vakti geldiğinde, kendisinde konaklanılan “Memnuniyet Köyü” büyük bir memnuniyet içerisindeydi. Sanki varoluş vazifesinin hakkını teslim etmişti…
O hal dili ile selâma duran topluluk, cûş’a gelen mutluluk, birde bitkilerin tüyler ürperten zikrini duysalardı…
“Essalâtü Vesselâmü Aleyke Yâ Nâîbe Nebiyyillâh!”
Not;kasrı Arifan Dergisi haziran 2009 sayısından alıntıdır.
ÜSTADIMIZ HACI MAHMUD EFENDİ HAZRETLERİ’NİN BANDIRMA-BALIKESİR ZİYÂRETLERİ
Muhterem Üstadımız yaklaşık altı ay gibi bir süreden sonra yine Bandırma’yı teşrif buyurdular. Bundan önceki gelişi gibi bu ziyaretleri de genel manada tüm mü’minler, özelde de ihvanımız için çok hayır ve bereketlere sebep oldu. Dilimizin döndüğü, kalemimizin yazabildiği kadar aynı hayır ve bereketlere sizlerin de nail olması amacıyla, üstadın Bandırma ve Balıkesir ziyaretlerini nakletmeye gayret edelim.
Muhterem Üstadımız Bandırma’ya gitmek üzere evinin kapısından çıktığında “yağmur yağıyor mu?” der, “hayır efendim” diye cevap verilir. Aradan birkaç dakika geçmemiştir. Üstadımız henüz aracına binmektedir ki yağmur yağmaya başlar. Bu duruma şahit olan muhtereme annemiz ve görevle kardeşlerimiz taaccüp ederler.
Muhtereme validemizden bu durumu duyduğumda hatırıma ilk gelen “Onlar sebebi ile yağmurlandırılırsınız ve yine onlar sebebi ile rızıklandırılırsınız.” Hadis-i Şerîf’i oldu.
Ali Rıza el-Bezzaz (Kuddise Sirrûhu)’nun kabri şeriflerine geldiklerinde kendisini oldukça kalabalık, bir o kadar da coşkulu ihvan topluluğu karşıladı. Ne kadar da nasipli idiler.
İstanbul’da belki de yıllardır üstadımızı göremeyen ihvanlar mevcut iken onlar ikinci bir defa onu görmek ve beraberce meşayıh ziyareti yapmak imkanını bulabilmişlerdi. Mutlaka bunda birçok hikmetler vardı. Kanaatimce bir hikmeti de şu idi: Meşayıhlar arasında Ali Rıza el-Bezzak (Kuddise Sirrûhu)’nun muhterem üstadımızın katında ayrı bir yeri ve önemi vardı. Zira onu Tarikatı Aliyyeyi Nakşibendiyye Silsilesi ricaline kabul eden bu zat idi. Yetiştirilmesi için Ali Haydır Ahıshavî (Kuddise Sirruhu)’ya teslim eden de o idi.
Kendisine yapılan en küçük bir iyiliği dahi unutmayan, sahibi vefa bir zat olan muhterem üstadımız, Ali Rıza el-Bezzaz (Kuddise Sirrûhu) gibi bir zatı hiç unutulabilir miydi? İşte bu sebeple olsa gerek ki rahatsızlığından önceki yıllarda sık sık ziyaret ettiği bu zatı, ifakat bulduğunda aynı minval üzere ziyaret ediyor, bir bakıma vefa borcunu yerine getiriyordu. Böylelikle Ali Rıza el-Bezzaz (Kuddise Sirruhu) hürmetine, onun mücaviri olan belde halkı da bu birliktelikten nasipdar oluyorlardı. Allah dostlarına zâhiri yakınlık dünyada bu tür bir menfaati celb ediyorsa, bir de onların yolunda gidip onlara ittiba edildiği takdirde ahirette Allah bilir neler, ne dereceler, ne ikramlar elde edilecektir. Muhterem üstadımızın, kabri şerifi ziyaretinde iki evliyâullâhın muhteşem birlikteliklerinden herkes kendi anlayış ve kabiliyetine göre istifade etti.
Ziyarete giriş ve çıkışlar görevli kardeşlerimizin gayretleriyle oldukça güzel tertip edildi. Bu haseble muhterem üstadımız herkes tarafından kolaylıkla görülebildi. Üstadımız, şeyhi Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu) hakkında; “Efendi Babam öyle sohbet ederdi ki onun sohbeti esnasında sanki Rabbimizi görüyormuş gibi olurduk” der. Biz de aynı hali muhterem üstadımızın sadece sohbetinde değil, onu kısacık bir süreliğine görürken de yaşıyorduk. Bu onun veliyullah olduğunun manevi bir işareti idi. Zira Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem), imanı kemale ermiş mü’minler hakkında: “Onlar görüldüğünde Allah’ı hatırlatırlar” buyurmaktaydı.
Ziyaretten sonra Bandırma’da meskun bir ihvanımızın evine gidildi. İkindiye kadar orada istirahate çekildiler.
Muhtereme validemiz de kısa bir istirahatten sonra ziyaretçileri kabul ettiler. Hasbihal edildi. Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu) ve onun muhterem üstadımız ile olan manevi bağları yâd edildi. Ayrıca validemiz üstadımız ile alakalı müteferrik mevzulara değindi. İçerisinde bulunamadığımız geçen kutlu zaman dilimini o an hissî olarak yaşadık. Bu güzelliği paylaşmak amacıyla zikri geçen tüm bu konuları siz okuyucularımıza da nakledelim.
Efendi Hazretleri, Ali Haydar (Kuddise Sirrûhu)’ya çok tazim ve hürmet eder, onu devamlı hayır ile yâd eder. Buyurur ki: “Büyük insanların elinde yetiştik elhamdülillah. Hocalarımızın hepsi bize nimet oldu. Kur’an nimetinden bizi haberdar ettiler. Rüşdü Efendi hocam, Dursun Efendi hocam, hele Efendi Babamın yaptığını kimse yapamaz. Çünkü onu Allâh-ü Teâlâ okuttu, onun ilmi ledünnî idi. Şeyhi ona icazet verirken; Söz veriyorum size, bunun elinden kim tutarsa (ona intisap ederse) hiçbir kitaptan okumadığını öğrenir, hiç kimsenin duymadığını duyar” buyurmuştur.
Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu), Efendi Hazretlerine buyurmuştur ki: “Mahmud! Seninle çok yaşlılığımda buluştuk, benim ömrüm seni tam yetiştirmeye kifayet etmez ama hiç merak etme, ben seni kabirden de okutacağım.”
Efendi Hazretleri ile Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu) arasındaki manevi bağ çok kuvvetliydi. Efendi Baba buyururmuş ki: “Mahmud bana öyle bağlıdır ki yetmiş çift manda ile çekseniz onu benden koparamazsınız.”
Efendi Hazretleri, Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu)’yu hergün ziyaret edermiş. Bazı sebeplerden dolayı gidemediği yahut geç kaldığı olunca, Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu) meskun bulunduğu evin 2. katındaki odasının zeminine sert bir şekilde vurur ve gür bir sesle “nerede kaldı o yok olmayasıca Mahmud?” dermiş. Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu)’nun bu derece ilgisini celbetmesinden rahatsız olanlar olmuş ve hatta onunla görüşmesi engellenmek dahi istenilmiş. Mesele bir defasında Efendi Babamıza:
“Bula bula kendinize halef olarak bu boyu kısayı mı buldunuz?” demişler. Efendi Babamız hiddetlenmiş ve onlara: “Onun boyunun nerelere kadar uzandığını ben göremeyeceğim ama siz göreceksiniz.” diye cevap vermiş. Efendi Babamız, Efendi Hazretleri’mizin özel durumunu ifade etmek üzere: “Mahmud’u bana maneviyatta verdiler” dermiş. Ali Haydar Ahıshavî (Kuddise Sirrûhu)’nun ihvanlarından Ömer Yüce’nin anlattığına göre, Ali Haydar (Kuddise Sirrûhu) ihvanlara ders vermek ile Efendi Hazretlerini görevlendirmiş ve ona; “Oğlum bu yükü senden başkası kaldıramaz” buyurmuştur. Yine o ihvanına şöyle tenbih edermiş; “Allah’ını seven Mahmud’u sevsin. Peygamberini seven Mahmud’u sevsin. Peygamberini sevmeyen Mahmud’u sevmesin. Beni sevmeyen Mahmud’u sevmesin.” Efendi Hazretleri, Ali Haydar Ahishavî (Kuddise Sirrûhu)nun nasihat ve tavsiyelerine riayet etmeye çok önem verir. Efendi Hazretleri Hırka-i Şerif’de vâiz olarak göreve atandığında Efendi Babamız ona; “sakal, cübbe, şalvar ve çarşafın üzerinde çok durmasını, bunların önemini, gerekliliğini anlatmasını” tenbihler. Efendi Hazretleri de emir gereği hareket eder. Amma cemaat bundan pek hoşlanmaz, bu sebeple her gün sayılarında azalma meydana gelir. Bunun farkına varan Efendi Hazretleri, Ali Haydar (Kuddise Sirrûhu)’yu bu durumdan haberdar eder. Ve; “korkuyorum cemaat hepten kaçacak” der. Efendi Baba: “Oğlum! Sen aynı minval üzere devam et, kaçan kaçsın, kalan bize yeter” buyurur. Şeyhinden böyle sıkı bir tehbih alan Efendi Hazretlerimiz bu sebeple sakal, cübbe-şalvar ve hanımların çarşaf giyinmelerini önemle tembih edegelmiştir. İşte onun bu çabalarının neticesinde hem îtikadî ve hem de amelî bakımdan karışıklığa maruz kalan günümüz insanları içerisinde cemaatimiz, ehl-i sünnet îtikat ve ameline bağlı İslâmiyeti tavizsiz yaşamaya özen gösteren bir cemaat olarak teşekkül etmiştir.
Efendi Hazretleri buyurur ki;
“Bundan önce sizlere dünyayı verseler çarşaf giymezdiniz. Şimdi (şeriat ve tarikattan haberdar olduktan sonra) dünyayı verseler çarşafınızı çıkarmazsınız.” Muhtereme validemiz ile yapılan bu sohbetlerin neticesinde üç hanım kardeşimiz çarşaf giydiler. Bu arada Muhterem Üstadımızı Balıkesir’e uğurlamak niyetiyle gelip aşağı katta bekleyen hanım kardeşlerimize vaaz-u nasihatde bulunuldu. Hemen bir kat üstlerinde bulunan üstadlarının söz ve tembihlerini içeren bu nasihatler, gerek anlatanlarda gerekse dinleyen cemaatimizde farklı bir tesir oluşturdu.
Nihayet ikindi namazı kılında. Balıkesir’e gitmek üzere misafir kalınan evden çıkıldı. Aman Allah’ım o da ne.. Apartmanın sağ tarafı hanımlar, sol tarafı erkeklerle kuşatılmış, büyük bir heyecan ile üstadımızın çıkışı bekleniyor. Muhterem Üstad apartman kapısında belirdi. Onu gören cemaat heyecan ve coşkularının şevkiyle “Allâh-û Ekber, Allâh-û Ekber” diye tekbir getirip sevinç göz yaşları dökmeye başladılar. Bu coşkulu uğurlama ile üstadımız Balıkesir’e gitmek üzere yola koyuldu.
Akşama yaklaşık bir saat kala Balıkesir’e ulaşıldı. Dört katlı, önünde bahçesi bulunan bir binaya gelinmişti. Bahçe ve binanın etrafı saatler öncesi beklemekte olan sağlı ve sollu hanım ve erkek cemaati tarafından kuşatılmıştı. Ayrı şehirde, ayrı mekânda belki birbirlerini hiç tanımayan bu kimseler Bandırma’daki mü’min kardeşlerinin yaşadığı aynı heyecan ve coşkuyu yaşıyorlardı. Sevinç gözyaşları ile karşılanan Üstadımız kendisi ve ailesi için tahsis edilmiş kata buyur edildiler. Erkek ve hanım misafirler de ayrı ayrı katlarda ağırlandılar.
Bir süre sonra validemiz hanım misafirlerin bulunduğu kata teşrif ettiler. Manisa, Aydın, İzmir, Karacabey, Biga ve diğer yakın il ve ilçelerden gelen hoca kardeşlerimiz ile hasbihal edildi. Yine sözlerimiz, ihtida rehberimiz Efendi Hazretlerimiz hakkında idi. Validemiz onun hakkında malumat edinmek isteyen genç hocahanım kardeşlerimize muhterem üstadımızın bazı özelliklerini bildirmek üzere şöyle anlattı: “Efendi Hazretleri gerek giyim kuşam ve gerekse ev eşyalarında düzen ve tertibe çok önem verir. Elbiselerini çıkarttığında kesinlikle olduğu gibi bir yere bırakmaz. Şalvarını, gömleğini, çoraplarını katlar, intizamlı bir şekilde koyar cübbesini de askıya asar.
Efendi Hazretleri ihvanının iyi geçinmesini ister ve bunu ısrarla tavsiye eder, buyurur ki: “Ahirette ihvanımızın birbirinden davacı olmalarını istemem. Rasûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şerifinde: ‘Bana birbirinizin aleyhinde sözlerle gelmeyin. Zira ben sizlere gönlüm selim olarak çıkmak isterim’ buyurur. Bu sebeple Efendi Babam; ‘İhvan, ihvandan menfî haberle gelmesin, kendisinin aleyhine konuşulan değil bilakis haberi getiren hakkında sû-i zan vukû bulur’, buyururdu.
Evimizde elektrik süpürgesi ve bulaşık makinası kullanmıyorduk. Bir süre sonra Efendi Hazretleri evimizin yoğun trafiğinde düştüğümüz zor duruma şahit olunca her ikisine de müsaade ettiler.
Efendi Hazretleri ihvanın derdiyle hemdem olmuş kendisini tamamıyla hizmete adamıştır. Öyle ki vakit alır düşüncesiyle, sevmesine rağmen bir bardak çayı yudumlamamış “o bir bardak çayı içinceye kadar üç tane ihvanımın işini hallederim” demiştir.
İşraktan sonra Sünnet-i ihya amaçlı 45. Dk. kaylûle uykusuna yatardı. Bu süreyi 5 dk. olsun uzatmamaya gayret ederdi.” Validemiz sözlerini şöyle tamamladı. “Efendi Hazretleri rahatsızlanıncaya kadar semt semt, şehir şehir, cemaatlere, fertlere devamlı İslâm’ın emirlerini bildirmiş, hizmet etmiştir. İnşâallah yine o günler gelir. Camisine de gider. Camisi, cemaati onu bekliyor, onu sadece onlar değil tüm insanlar bekliyor.
Efendi Hazretleri kendini ihvanına adadı. Bu sebeple sizin gibi ehl-i sünnet bir cemaati oldu. Rabbim rızası üzere çoğaltsın.
Rasûlüllah (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) “Bir taife hak üzere daim olacaktır. Onlara zarar vermek isteyenler veremeyecektir” buyurur. İnşâallah cemaatimiz hadis-i şerifte bildirilen cemaattendir. Aman dikkat edelim İslâmiyetten taviz vermeyelim, birbirimizi çok sevelim.”
Ertesi gün ziyaretçilerin sayıları çok daha fazlalaştı. Öyle ki Beytü’l-Mamur gibi girenin çıkanın sayısı belli olmuyordu. İşte Vâlidemiz gece olduğu gibi gündüz de ihvan ile hasbihalde bulundu. Ardından Bursa, İnegöl, Yalova, Karamürsel (vb) uzak, yakın il ve ilçelerden gelip Efendi Hazretlerimizi görmek üzere bekleyen ihvanımıza sohbet ettik. Suya kanmayan kurumuş toprak misali muhterem üstada olan hasretin kavurduğu gönüller, onun âb-ı hayat misali sözlerini dinlemekten doymak bilmediler. Tâkatımız yettiğince su arkı olmaya görevimizi îfa etmeye çalıştık. Nihayet beklenen an geldi, ikindi sonrası Bandırma’ya geri dönülmek üzere çıkıldı. Bu defa dünkünden daha kalabalık bir cemaat beklemekteydi gönüller sultanını… İşte geliyordu Sultan, her zamanki gibi vakur bir halde. Derin tefekkür ve haşmetle çıktı ihvanına ve onları; “hoş geldiniz” diyerek selâmladı, sonra da aracına geçti ve yola koyuldu.
ALİ RIZA EL-BEZZAZ HAZRETLERİNE VEDA
Muhterem üstadımız akşama yakın bir zamanda Bandırma’ya döndüler. Ali Rıza el-Bezzaz Hazretlerine veda ziyaretinde bulundular. Ardından camide akşam namazını eda edip İstanbul’a dönmek üzere araçlarına bindiler.
Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) bir duasında “Allahım! Kur’an-ı kalbimin ilkbaharı kıl” buyuruyordu. Muhterem üstadımız da îtikâdı, ameli ve ahlâkı ile canlı bir Kur’an mesabesinde olmakla kalplerimizin ilk baharı olmuştu. Gönül bahçemizde çiçekler, güller, lâleler açmıştı. Bu durum sadece orada bulunanlara ait bir hal değildi, orada bulunsun bulunmasın tüm ihvan bundan nasibini almıştı. Zira üstadımız; “Biz ihvanımızı hiçbir yerde unutmayız, her yerde beraberiz” buyurur, “Yarabbi! Burada olmayanlara (mânevî) sofralarını gönder”, diyerek duâda bulunur.
Şuda var ki temennimiz, özelde ihvânımızın, genelde tüm mü’minlerin bu güzellikleri birebir yaşamasıdır. Allâh-ü Teâlâ Üstadımızı başımızdan eksik etmesin, yokluğunu göstermesin, dünyada himmetlerinden, ahirette şefaatlerinden mahrum etmesin. Âmîn!..
Not; Kasrı Arifan Dergisi mayıs 2009 sayısından alıntıdır.
EFENDİ HAZRETLERİYLE GÖRÜŞMELERİM - III BÖLÜM
“Allâh’ın dostlarına hiçbir korku yoktur ve ancak onlar mahzun olmayacaktır” buyuran Allâh-u Te’âlâ’ya hamd-ü senâdan, “Bana en yakın olan dostlarım takvâ sahipleridir” buyuran Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e ve âl-i ashâbına salât-ü selâmdan sonra! Yine bir ay geçti ve bu esnâda biz Üstâdımız, Pîrimiz, Merciimiz, Melâzımız ve Müceddidimiz olan Hacı Mahmud Efendi (Kuddise Sirruhu) Hazretlerini müteaddid defâlar ziyârete gittik ve kendisinin nurlu cemâlini müşâhede ederken, dünyanın hiçbir nîmetine değişilmeyecek olan bu devlete nâil olduğumuz için ne kadar bahtiyâr olduğumuzu düşünmeden edemedik. Gerçekten bu böyledir, nitekim Yavuz Sultan Selim Hazretlerinden nakledilen: “Pâdişâh-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş. Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş” dizeleri, bu hakîkatı bize çok vecîz bir uslüpla ifâde etmektedir. Yine böylece Belh sultanlığını bırakarak mânevî yola girmeyi tercih etmiş olan İbrâhim ibni Edhem (Kuddise Sirruhu): “Krallar bizim içinde bulunduğumuz mânevî hâlin hazzını bilselerdi, elbette kılıç zoruyla onu bizden almak isterlerdi” sözü de, velîlik makâmının üstünlüğünü ortaya koymaktadır.
Bu fakir defaatle şunu tecrübe etmişimdir ki, Efendi Hazretlerimin huzûruna ne kadar dertli, gamlı-kederli ve hasta halde girecek olsam, onun huzûr-u saadetlerinden çıkarken mutlaka neşeli, sağlıklı ve mutmein olurum. Nitekim: “Onlar görüldüğünde Allâh akla gelir” hadîs-i şerîfi, bu velîleri görmenin zikre vesîle olduğunu bildirmektedir ki: “Kalpler ancak Allâh’ın zikriyle tatmin olur” âyet-i kerîmesi de, Üstâdımız Hazretlerini ziyâretimiz esnâsında kendimizde hissettiğimiz bu huzûr hâlinin sahîh olduğunun büyük bir delîlidir.
Şimdi son görüşmelerimizde Üstâdımız Hazretleriyle aramızda geçen muhâvereleri sizlerle paylaşacak olursak; kendileri ilk olarak: “Tefsir ne yapıyor, nereden gidiyorsunuz?” diye sorunca, fakir: “Arâf Sûresi’nde Mûsâ (Aleyhisselâm)ın, kavmini buzağıya taparken görünce Tevrat levhalarını elinden bırakarak Hârun (Aleyhisselâm)ın sakalına yapışmasını beyân eden âyet-i kerîmenin tefsirine çalışıyoruz” dedim. O zaman: “Tefsirde çok mânâlar var, Allâh-u Te’âlâ Mûsâ (Aleyhisselâm)a Tur’daki münâcâtı esnâsında, onun ardından Sâmirî’nin onun ümmetini saptırdığını ve onları buzağıya taptırdığını bildirmişti ama o Mevlâ ile münâcâtın lezzetinden dolayı bundan fazla tesirlenmemişti. Fakat Tur’dan inip onların şirke düştüğünü görünce çok hiddetlenerek levhaları bıraktı ve kardeşinin sakalına sarıldı. Onun için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Duymak görmek gibi olmaz” buyurdu. Efendi Babam (Kuddise Sirruhu) bu âyet-i kerîmenin hâmişinde bu hadîs-i şerîfi kendi mushafına yazmıştı. Bu (Rûhu’l-Furkan) tefsir(i) kıyâmete kadar tarîkat ehlinin ellerinden düşmeyecek diye bize bildirilmişti. Onun için diğer tarîkatlar da bunu çok okuyorlar, bunu yazmamızı bize Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) emretmişti, onun için her harfi O’na arzediliyor ve tasdîkinden geçtikten sonra yazdırılıyor. Keşke insanlar televizyonları ve gazeteleri bıraksalar da bu tefsirden istifâde etmeye baksalar. Yarın âhirette çok pişman olacaklar var. O gün, Kur’ân ehlinin ve bugün tefsir ilmiyle meşgul olanların yüzü ak olacak, Kur’ân’ın tarafına bakmayanların suratları kapkara olacak. Ah ne olaydı Rabbimizin bize verdiği vakitleri O’nun kıymetli mektûbunu okuyup muktezâsıyla amel ederek geçirsek. Allâh-u Te’âlâ Âdem (Aleyhisselâm)ı cennetten indirirken ona: “Size Benden bir hidâyet mutlaka gelecek, işte benim hidâyetime uyana korku ve üzüntü olmayacak, ama zikrimden yüz çevirenin geçimi dar olacak, hayâtı zor olacak, kıyâmet günü de âmâ olarak haşrolacak” buyurdu. İşte Kur’ân-ı Kerîm o hidâyettir ki, bize gelmiştir. Koyunları bile başıboş bırakmıyorlar, Allâh-u Te’âlâ insanı hiç ihmal eder mi? Sen bu Âdem (Aleyhisselâm)ın cennetten indirilme kıssasını vaazlarda çok anlat, bunda çok dersler var” buyurdu.
Sonra bana: “Şimdi nereye gideceksin?” diye sorunca, ben: “Bursa’ya, bir emriniz var mı?” dedim. O vakit: “Duâ, duâ! Orada kimlere uğruyorsun?” diye sorunca ben “Pek kimseye uğrayamıyorum, sizden sonra vapura anca yetişiyorum, sohbete gidip hemen dönüyorum. Şimdi yollar kısaldı; köprüler, yollar, vapurlar çoğaldı. Eskiden Bursa’ya gidince kalmak lâzım gelirdi. Geçenlerde açıkladılar ki, bu köprüleri zamanında Sultan Abdülhamid cennet mekan düşünmüş” dedim. O zaman kendileri: “Bir de padişahlara gülerler, Efendi Babamız Sultan Hamid’i çok severdi ve: ‘Evvelce bize onu kötü tanıttılar, sonra anladık ki veliymiş, ben onun huzur hocasıyken onun etrâfının kötü insanlarla sarılı olduğunu henüz bilmiyordum, o derslere perde arkasından iştirâk ediyordu, bir kere onun aleyhine olanların sû-i telkinlerine kapılarak, ahkâm-ı şeriyyenin tatbîkindeki gevşekliğin ondan neşet ettiğini zannederek: “Allâh’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, kâfirlerdir, zâlimlerdir, fâsıklardır” âyet-i kerîmelerini okuyarak ona târizde bulundum. Dersin akabinde Fatih Camii’ne gittim, hünkâr mahfilinin altında cam kenarına oturdum, Kur’ân okuyordum, bir de baktım ki bahçeden kırmızı fayton geçiyor, o, sarayın arabasıydı, onunla götürülen kolay kolay sağ dönemezdi. Ben de: ‘Acaba bu sefer kime gidiyor?’ diye düşündüm, bir müddet sonra omuzuma biri vurdu da: ‘Kalk saraya kadar gideceğiz’ dedi. O zaman ben: ‘Meğer fayton bana geliyormuş’ dedim ve kalkıp gittim. Beni padişahın huzûruna soktuklarında, o muhafızlara: ‘Siz çıkın’ dedi. Sonra bana: ‘Yaklaş’ dedi. Kendisi perde arkasında bulunuyordu, beni de perdenin önüne yaklaştırdı, sonra birden perdeyi kaldırınca burun buruna geldik. Ben onun bana kızacağını düşünüyorken : ‘Evlâdım! Benim etrâfımda senin gibi şerîat ehli âlimler olsaydı, hiç bu devlet-i aliyye bu hâle gelir miydi?’ diyerek benim tâvizsiz tavrımı takdir etti ve bana bir kese altın hediye etti’ diye anlatırdı. Efendi Babam da o altınlarla çok câmileri tâmir ettirdi, bizim İsmâil Ağa Câmii’ni de kendi parasıyla yaptırdı. Kumrulu Mescidin imam meşrutâsına da yardım etti.
Sonra Sultan Hamid’i tahttan indirdiler, vefât ettikten sonra türbesini ziyârete kapatmıştılar. Sonra ihvandan biri Sultan Ahmet Câmii’nde namaz kılarken Hızır (Aleyhisselâm) gibi biri onu yanına çağırıp: ‘Mahmud Hoca’ya söyle, Sultan Hamid’le bu milletin arasını barıştırsın’ dedi. O da gelip bunu bana haber verince, türbesinin ziyârete açılmasının lâzım geldiğini ve ancak bu sûretle onun âhının milletin üstünden kalkacağını anladım. Arkadaşlara söyledim, onlar da bu işle alâkadar oldular ve onun türbesi böylece ziyârete açıldı. Onun ziyâretini ihmal etmemek lâzım, zîrâ himmet sâhibi velîlerdendir. O olmasaydı Ehl-i Sünnet kitapları bize ulaşmayacaktı. Onun zamanında çok kitap neşredildi” buyurdu. Kendisi bâzı bilgileri mücmel olarak ifâde etmekteyse de, bu fakir zât-ı âlîlerine takrîben otuz beş senelik refâkatim bereketiyle, elde ettiğim önceki mâlûmâtımdan da istifâde ederek sizlere bu konuları tafsîlatlı bir şekilde nakledebilmekteyim, bunun için de Rabbime çok şükretmekteyim.
Diğer bir mülâkâtımızda nezâket timsâli olan Üstâdımız Hazretleri: “Kusura bakma kalkamadım” buyurarak beni mahcup edince: “Estağfirullâh! Duâ edin de sizi sevmekle kurtulalım” dediğimde: “Mevlâ kurtarsın hepimizi” buyurarak, gavslık mâkamı gereği korkuyu elden bırakmadığına işâretle bizleri Allâh-u Te’âlâ’nın azâbından emîn olmamamız gerektiğine irşâd etmiş oldu. Daha sonra: “Şimdi ne yapıyor ortalık?” diye sorduklarında: “Efendi Hazretleri! İslâmiyete tam bir dönüş yok. Müslümanların çoğu da şer’i şerîfi istemiyor fakat siz çığır açtınız, inşâallâh sizin tarîkatınızla parlar bu iş. Duâ ediniz de kaymayalım, çocuklarımız da kaymasın” deyince: “Sorma, büyük imtihandayız, korkma inşâallâh kaymazsın, çocukların da sâlih olur, senin bana karşı işlediğin bir suçun yok. Şerîatı muhâfaza husûsunda gayretin ve derdin de çok, ne yapalım tarîkatlerin çoğunun ismi kaldı, Ehl-i Sünnet hassâsiyeti kalmadı. Nakşibend Hazretleri (Kuddise Sirruhu): ‘Bizim tarîkatımızdan yüz çeviren kişi dîni husûsunda tehlikededir’ buyururdu. Şimdi bu söz daha iyi anlaşıldı, ama Büyük Şeyh Efendi (Kuddise Sirruhu)nun buyurduğu gibi; her nakşiyim diyen de bir olmaz. Tarîkat ehli geçinenler bile îtikâdî meselelerde tâviz vermeye başladılar, onun için Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Ümmetim bozulduğu zaman sünnetime sarılana yüz şehid sevâbı vardır” buyurdu, iş zorlaştı ama sevap arttı. Efendi Babam: ‘Nûru nübüvvet uzaklaştıkça millet dinden tecerrüd ediyor yâni yılan deri değiştirir gibi soyulup çıkıyor, bir rivâyet teberrüd ediyor yâni Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in vefâtından sonra O’nun nûrunun kayboluşu üzerinden zaman geçtikçe, güneş kaybolduktan sonra yavaş yavaş serinlik arttığı gibi milletin de dinden soğuması artıyor’ buyururdu. Göreyim sizi, bu işi sıcak tutalım” buyurdu.
Sonra Efendi Hazretlerimiz: “Şimdi en çok nelerle uğraşıyorsun?” diye sorunca: “Reddiyelerle” dediğimde: “Kime reddiye yapıyorsun?” diye sordu. Ben de: “Bâzı hocalar, recmi inkâr ediyorlar, kimi Ömer (Radıyallâhu Anh)ın dinde huccet olmadığını söylüyor, kimisi Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in gaybdan haber vermesi gibi fazîletlerini inkâr ediyor, hepsine cevap vermekle uğraşıyorum, sağa sola sohbetlere de gidip konuşuyorum. Hepsi sizin himmetlerinizle oluyor, ama gitme derseniz gitmem, konuşma derseniz konuşmam” deyince: “Yok yok, git git, gidilen yerler yeşeriyor, hocalar tebliğsiz durmaz. Vâz-u nasîhatin çok tesiri var, biz millete acırsak Allâh-u Te’âlâ da bize acır, bu reddiyelere çalışmak hep ibâdete sayılır, bu hocalar nereden başımıza belâ oldu. Boş kalınca vâdi, tilki olur vâli! Ortalığı boş bırakmamak lâzım. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) recm cezâsını tatbik etti, bunu kim inkâr edebilir. Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Benim sünnetime de, dört halîfemin sünnetine de sımsıkı sarılın, onları azı dişlerinizle ısırın” buyurmuşken Ömer (Radıyallâhu Anh) nasıl delil kabûl edilmez. Allâh-u Te’âlâ: “Ben gaybımı rasüllerime bildiririm” buyuruyor. Bu asâlet tarîkiyledir, onlara tebe’iyyet yoluyla velîlerine de bildireceğini Âlûsi (Rahimehullâh) söylüyor. Siz bunları anlatın, Allâh-u Te’âlâ tesir yaratacak. Sana anlatma diyenlerin lafına bakma, acı da olsa hakkı söyle, bunlar köpük gibi atar, tutturamazlar. Bak Hâkime Teyze vefât etti, yaşı yüzü geçmişti, çoklarına çarşaf giydirdi, hep vaaz ederdi, şimdi rahat etti, Allâh ondan râzı olsun. Değirmen öğütüyor, yaşlı genç bakmıyor, bir köpek yal yediği kapıyı hoşça beklediği gibi biz de Allâh’ın kapısını bekleyelim. En azından hırsıza havlayan bir köpek kadar olalım da, din hırsızları olan bu kötü hocalara reddiye yapalım. Allâh-u Te’âlâ kullarının kalplerini Ehl-i Sünnet îtikâdını anlatanlara çevirsin” buyurdu. Daha bir çok konu maalesef bir sonraki yazıya kaldıysa da, aklı olanlara bu veciz ifâdeler fazla bile gelir. Allâh-u Te’âlâ Üstâdımız Hazretlerini başımızdan eksik etmesin, yokluğunu göstermesin, himmetlerini üzerimizde dâim, âhirette de şefaatlerine nâil eylesin.
Not;Kasrı Arifan Dergisi Nisan 2009 Sayısından Alıntıdır.Cübbeli Ahmet Mahmut Ünlü
« Önceki ::