ÖLÜM BİR YOK OLUŞ MUDUR?

2008-02-02 20:00:00

Tevessül edilen kişinin diri veya ölü olması arasında bir fark yoktur. Tevessülün ölümden sonra da caiz olduğunu ispat eden delilleri serd etmeden önce, cevabını açıklamak istediğimiz bazı sorular vardır:

  1. Ölüm tam bir yok oluş mudur; yoksa o, bir yurttan diğerine geçiş midir?
  2. Bir şeye güç yetirmenin varlığı ve yokluğu hususunda ölüyle diri arasında bir fark var mıdır?
  3. Ölü mü, dirinin dua ve benzeri hediyelerinden faydalanır, yoksa diri de ölüden fayda görebilir mi?
  4. Peygamberin ve velinin Allah katındaki mertebesi ölümünden sonra biter mi?

Allah’ın tevfîk ve inayetiyle bu suallere cevap vermek üzere deriz ki: Ehl-i Sünnet ve’l- Cemaat inancına göre ölüm; dünya yurdundan berzah âlemine geçişten ibarettir. Hüccetü’l-İslâm İmam-ı Gazâlî (Rahimehullâh) “el-İhyâ” isimli eşsiz eserinde şöyle demiştir: Âyet ve hadislerden anlaşıldığına göre, ölüm sadece bir halin değişmesidir, ruh bedenden ayrıldıktan sonra da bâkidir, ama ya azap içerisindedir veya nimetlere mazhar bir haldedir.1 Süyûtî (Rahimehullâh) “Büşra’l-Keîb” isimli eserinde bu konuyu şöyle açıklamıştır:

Ulemanın beyanına göre; ölüm halis bir yokluk ve sade bir tükeniş değildir, ölüm ancak ruhun bedenle ilişkisinin kesilmesidir.2


“İnbâü’l-ezkiyâ fî hayâti’l-enbiyâ” ve “Mirkatü’s-Su’ûd” isimli eserlerinde de şöyle demiştir: “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ve diğer peygamberlerin kabirlerinde diri oldukları, bu hususta ulaştığımız deliller sayesinde bizim nezdimizde kat’î bir bilgiyle malumdur ki, artık bu rivâyetler tevâtür derecesine ulaşmıştır.”3
İbn-i Kayyim, “er-Rûh” isimli eserinde şöyle demiştir: “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Cesed-i Şerîfi’nin toprakta taptaze durduğu kesinlikle bilinmektedir. Sahabe Ona: “Sen kabrinde çürümüşken bizim salâtlarımız sana nasıl arz edilecektir?” diye sorduklarında O: ‘Allah, peygamberlerin cesetlerini yemeyi toprağa yasaklamıştır’ buyurarak, bize bu hakikati açıklamıştır. 4
Ölümün yokluk anlamına gelmediğine delâlet eden bir çok âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf mevcuttur. Nitekim, “Allah(ın dinini yüceltme) yolunda öldürülen (şehit) kimseler için: ‘ölüler’ demeyin! Doğrusu (onlar), dirilerdir velâkin (yaşantıları cismanî olmadığından) siz (onların hayatlarını sezinlemek bir yana, vahye dayanmayan şu yetersiz akıllarınızla, onların ne manada diri olduklarını bile) anlayamazsınız.” 5 Ve “(Habîbim!) Sakın ha Sen Allah yolunda (Bedir ve Uhud gibi muharebelere katılıp oralarda) öldürülmüş olan kimseleri ölüler sanmayasın! Bilakis dirilerdir; Rableri katında rızıklandırılmaktadırlar.”6 âyet-i kerîmeleri Allâh yolunda öldürülenleri ölü sanmaktan ve onları “ölüler” diye anmaktan nehyetmektedir. Allah yolunda öldürülmek sade harpte şehit düşmekle olmaz. Bu, nefisle cihattayken ölen velilere de şamildir. Nitekim Ebû Zerr el-Ğıfârî (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Cihadın en üstünü, kişinin, Allah-ü Teâlâ uğrunda nefsi ve arzusuyla cihat etmesidir.” 7
Câbir (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Hoş geldiniz! En küçük cihattan, en büyük cihada; kulun, nefsiyle cihadına geldiniz!”8 Fudâle ibn-i Ubeyd (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Gerçek mücâhit, nefsiyle cihat edendir.” 9
İşte bu gibi bir çok hadîs-i şerîf ve rivâyet buna delâlet etmektedir. Kılıç şehitlerinin ve aşk şehitlerinin hali bu olunca, ya genel manada bütün peygamberlerin özellikle de Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in berzah hayatı nasıl olur? Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar”10
Münâvî (Rahimehullâh) bu hadîsin sahih olduğunu, Kettânî (Rahimehullâh)ise “Nazmü’l-müte-nâsir” isimli eserinde mütevâtir olduğunu söylemiştir. İbn-i Neccâr (Rahimehullâh) ise peygamberlerin ezan ve kametle namaz kıldıklarını söylemiştir. Nitekim Haccâc’ın ordularının Medîne’yi yağmaladığı Harre günlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mescidinde üç gün ezan ve kamet getirilmemişti. Sa’îd ibn-i Müseyyeb (Radıyallâhu anh) ise kabr-i şerîfe sığınarak mescitten ayrılmamıştı. Fakat kapalı yerde kaldığından namaz vakitlerini anlayamıyordu. O, namaz vakitlerini ancak Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinden duyduğu ezanla anlayabiliyordu.11
Zerkanî’nin “el-Mevâhib” şerhinde, Kastalânî ve Remlî gibi bir çok âlimin de muhtelif eserlerindeki beyanlarına göre; peygamberler diridirler, kabirlerinde namaz kılarlar, oruç tutarlar, hacca giderler, umre yaparlar ve farz olmayan bir çok nâfile ameller işlerler. 12
Müslim şerhi “el-Müfhim” sahibi Ahmed ibn-i Ömer el-Kurtubî (Rahimehullâh) ın beyanı veçhile; peygamberlerin kabirlerindeki namazları manevî değildir, hayatlarında kıldıkları namaz cinsindendir. Nitekim Enes ibn-i Mâlik (Radıyallâhu anh)dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Mi’rac gecesi kırmızı kum tepesinin yanında Musa’ya uğradığımda o, kabrinde ayakta namaz kılıyordu”13
Bu hadîsden açıkça anlaşıldığına göre, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mûsâ (Aleyhisselâm)ı gerçekten uyanıkken görmüştür. Mûsâ (Aleyhisselâm) da, hayatında kıldığı gibi kabrinde diri olarak namaz kılmaktadır. 14
Bunda muhal görülecek bir şey yoktur. Âhiret halleri akılla idrak edilemez. Kabir halleri de, dünya hallerinden çok âhiret hallerine benzer. İmam-ı Süyûtî (Rahimehullâh) Nesâî şerhinde şöyle demiştir: Şeyh Bedreddîn ibn-i Sâhib (Rahimehullâh) “Hayâtü’l-enbiyâ” isimli eserinde şöyle demiştir: Bu hadîs, Mûsâ (Aleyhisselâm)a kabrinde hayat sıfatı ispat etmektedir. Çünkü ayakta namaz kılmak, ruhun işi olamaz, bununla ancak beden sıfatlanır. Zaten “Kabrinde” ifadesi bunun delilidir. Çünkü ruhun namaz kılmasının kabre tahsisinin bir anlamı yoktur. Şeyh Takiyyüddîn es-Sübkî (Rahimehullâh) da bu hadîsin şerhinde şöyle demiştir. “Namaz diri bir bedene sahip olmayı gerektirir, ama bu bedenin dünyada olduğu gibi yemeye, içmeye vesâir zarûretlere muhtaç olması gerekmez, bilakis o farklı bir tür hayattır, fakat mecâzî değil, hakîki bir hayattır.”15
Yine böylece Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in Mi’rac gecesi Mescid-i Aksâ’da peygamberlere imam olduğu, onların Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)i öven konuşmalar yaptıkları hemen hemen bütün hadîs ricâli tarafından sahih kaynaklarda zikredilmiştir.16 Allah-ü Teâlâ bu şerefi sadece peygamberlere tahsis etmemiş, dünyada ibadet ve namaz aşığı olan ve bu hal üzere vefat eden bazı dostlarına da nasip etmiştir. Nitekim namaz aşığı olan Sâbit el-Bünânî (Radıyallâhu anh): “Ya Rabbi! Bir kuluna kabrinde namaz imkânı verdiysen, onu bana da ver” diye dua ederdi. Vefat ettiğinde onu lahdine koyan kişi üzerini kapattıktan sonra, onun kabrinde ayakta namaza durduğunu gördü.17 Mardin’e bağlı Şehmûs beldesinde medfûn bulunan, Abdulkadîr-i Geylânî (Kuddise sirruhû) nun arkadaşlarından olan Şeyh Mûsâ ez-Zûlî (Kuddise sirruhû) nun da aynen kendisini kabre koyan kişi tarafından ayakta namaz kılarken görüldüğü muteber kitaplarda zikredilmektedir. Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kâmil ümmetlerinin kabir hayatı böyleyse, ya Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabir hayatı ne kadar gerçektir! Bunun en büyük delili Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen: “Kim bana selâm verirse, Allâh bana mutlaka ruhumu (konuşma kabiliyetimi) iâde ettiği için ben onun selâmına cevap veririm!” hadîsidir. 18
Yine Ebû Hüreyre (Radıyallâhu anh) dan rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Ebu’l-Kasım’ın canı (kudret) elinde olan Zât’a yemin olsun ki, elbette Meryem oğlu Îsâ adâletli bir imam ve âdil bir hakem olarak inecektir. Mutlaka haçları kıracak, domuzları öldürecek, (Müslümanların) araları(nı) kesinlikle düzeltecek ve hiç şüphesiz kin ve nefreti giderecektir. Ona çok mallar arz edilecek, fakat kabul etmeyecektir. Sonra kabrimin yanında durup bana: ‘Yâ Muhammed’ dediği anda ben mutlaka ona cevap vereceğim19
İşte bütün bu hadîs-i şerifler Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in, kabrinde işiten, gören ve cevap veren diri bir zat olduğu hususunda bir nastır.
Şehitlerin hayatı Kur’an’ın nassıyla sabitken, ya şehitlerden üstün olan peygamberlerin hayatı, hele hele hem peygamberlerin, hem de şehitlerin Efendisi olan Muhammed Mustafa (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in hayatı ve tasarrufları nasıl yadırganabilir? Bu hakikati inkâr edenler, kendisine tâbi olduklarını iddia ettikleri İbn-i Kayyım’in “er-Rûh” isimli kitabına bakacak olsalar, bir çok yanlış inançlarını düzeltmeye muvaffak olacaklardır. Ama onların derdi gerçeği bulmak değildir, kör taklitçiliktir, demek ki bunların imamı “şu veya bu” değildir, ancak nefs-i emmâreleridir.
Vakit ve yer darlığı yüzünden kısa kesmeye mecbur olduğum bu izahla, yazımın başındaki dört sorudan birincisini cevaplamaya çalıştım. Böylece anlamış olduk ki, ölüm, bazılarının yanlış anladığı gibi bir yokluk değildir, bilakis bir yurttan diğerine geçiştir. Bu herkes hakkında böyledir ama peygamberler, şehitler ve veliler gibi kullar hakkında bu daha da farklıdır, çünkü onların gerçek anlamda hayatları, tasarrufları ve insanların ibadeti gibi teklîfî olmasa da, meleklerin tâatı gibi ilhâmî olan ibadetleri devam etmektedir, ne var ki onlar diriyseler de, melekler gibi bize görünmemektedirler, nitekim melekler diriyseler de biz onları görememekteyiz. Ancak içimizden Allâh-ü Te’âlâ’nın özel ikrâmına mazhar olanlar müstesnâ! İşte Seyyid Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in kabr-i şerîfinde müvâceheyi şerîfeye vardığında: “Uzakken rûhumu gönderiyordum.
Benim vekilim olarak toprağı öpüyordu.
İşte şimdi bedenlerin buluşması gerçekleşti.
Sağ elini uzatsan da dudağım da nasiplenseydi”
dediği anda, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in mübarek eli kabr-i şerîfinden çıkıyor, Ahmed er-Rifâ’î (Kuddise sirruhû) onu hürmetle öpüyor; bu sırada orada izdiham etmiş elli bini aşkın insan cezbeye geliyor, içlerinden niceleri o anda can veriyor. Abdulkadir-i Geylânî, Hayat ibn-i Kays el-Harrânî ve Adiyy ibn-i Müsâfir (Kaddesallâhu sirrahüm) gibi bir çok zevât o anda orada hazır bulunanlar arasında, mübarek eli görüyorlar, fakat öpemiyorlar. Ee ne demişler: “Elde olan beyde olmaz!” Bu hâdise o kadar meşhûr ve mütevâtirdir ki, bu hususta tevâtürü nakleden müstakil bir eser bile gördüm. “Gâyetü’t-tahrîr” müellifi Abdülazîz ed-Dîrînî, Hz. Peygamberin selâma karşılık vermesinin ve kabrinden dışarıya nûrânî bir elin uzanmasının mümkün olduğu hakkında devrin kadısına ait bir fetvayı da zikreder. Celâleddîn es-Süyûtî (Rahimehullâh) bu haberi incelediği “eş-Şerefü’l-Muhtem” adlı risâlesinde hâdisenin tevâtür derecesine ulaştığını söyler. Rifâî şeyhlerinden Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî (Kuddise sirruhû) da bu menkıbe hakkında kaleme aldığı “el-Kenzü’l-Mutalsem fî meddi yedi’n-Nebî li-veledihi’l-Ğavs er-Rifâî” adlı eserinde bu menkıbeye yer veren pek çok kitap ve müelliften iktibaslar yapmıştır. 20 İşte bu da, Ebu’l-Hasen-i Şâzelî’nin halîfesi, Arş’ın ezanını dinleyen Yâkût-u Arşî ve “el-Hikem” sahibi İbn-i Atâillâh el-İskenderî gibi bir çok velînin şeyhi Ebu’l-Abbâs el-Mürsî (Kuddise sirruhû)ki o da “Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir an bile gözümden kaybolsa, kendimi müminlerden saymam. Ben bu elimle, Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile musâfaha ettim” diyor. Zaten tasavvuf imamları, din ve dünya işlerinde Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile dâimi irtibât halinde olmayanları “Erler Divanı”na kayıtlı kabul etmiyorlar. Makam sahibi büyüklerin, mertebeleri hakkında ihtilâf ettikleri hadîsleri Rasûlüllâh (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)e sordukları yakînen bilinen bir gerçektir. Tabi ki bu, şeyh bozuntusu bir takım iddiacıların harcı değildir. Gerçek ölüyle hakiki diriyi ancak kalbi diri olanlar anlar, cisimleri diri, kalpleri ise ölü olanlar bu hakikatlerden ne anlar! 21
Nimet erbâbına nimetleri âfiyet olsun, Miskin âşığa da zorla yudumlayabildiği kalsın!
Yazılarımızı takip edenler diğer üç sorunun cevabını ve bununla beraber ne ilimler öğrenecekler, böylece artık ölümün yüzünü soğuk görmeyeceklerdir. Tabi konumuz yine tevessül başlığına dönecektir.
Selâm ve duâ ile Rabbime emânet ederim!


DİPNOTLAR:

(İhyâ-ü ulûmi’d-dîn, 4/493)

(el-Hâvi li’l-fetâvâ, 2/147)

(İnbâü’l-ezkiyâ, sh:34)

(er-Rûh, sh:111; Nesâî, no: 1374; Ebû Dâvud, no: 1040; İbn-i Mâce, no: 1085; Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 4/8)

(Bakara, 154)

(Âl-i İmrân, 169)

(İbn-i Neccâr, Deylemî, Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no: 11262, 11265, 4/430-431)

Beyhakî, ez-Zühd, no:374, sh:198; Hatîb, Tarih-u Bağdâd, no:7345, 13/498; Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no: 11260, 4/430-431, 11779, 4/616; İrâkî, el-Muğnî, no:2584, 2/709; Zebîdî, el-İthâf, 7/351)

(Tirmizi, Cihad:2, no:1621, 4/165)

(Ebû Ya’lâ, no:3425; Heysemî, Mecma’u’z-Zevâid, 8/211, Bezzâr, Beyhakî, Hayâtü’l-enbiyâ, İbn-i Adiyy, İbn-i Asâkir, Ebû Nu’aym, Tarih-u İsfehân, Muhammed Zekî, Hayâtü’l-ervâh, sh:213, İbn-i Hacer, el-Feth, 6/487)

(Dârimi, 1/44, İbn-i Sa’ad, et-Tabakât, 5/132, el-Lâlekâî, Kerâmâtü’l-evliyâ, 1/166)

(Muhammed Zekî İbrâhîm, Hayâtü’l-ervâhi ba’de’l-mevt, sh:213-214)

(Müslim, no:2375, İbn-i Hıbbân, no:49, 1/241-242, Nesâî, no:1631, Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 3/120)

(el-Müfhim, 6/192)

(Şerhü’s-Süyûtî alâ Süneni’n-Nesâî, 3/215-216)

(İbn-i Kesîr, 5/11-13; Taberî, 14/422-423; Beyhakî, ed-Delâil, 2/361-362; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, 9/147-152 )

(el-Kurtubî, el-Müfhim, 6/192)

(Ebû Dâvud, no:2034, Ahmed ibn-i Hanbel, el-Müsned, 2/527; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, no:10050, 5/245, İbn-i Hacer, el-Fethu’r-Rabbânî, 6/488; Telhîsu’l-habîr, 2/267)

(Ebû Ya’lâ, el-Müsned, no: 6584; Hâkim, el-Müstedrek, 2/651)

(TDV İslâm Ansiklopedisi, cilt:2, sh:127-128)

(Kurtubî, et-Tezkira, 1/199; Muhammed Zekî, Hayâtü’l-ervâh, sh:221-222)
NOT : BU YAZI KASRI ARİFAN DERGİSİ OCAK 2008 SAYISINDAN ALINTIDIR: AHMET MAHMUT ÜNLÜ


20
0
0
Yorum Yaz