cennetsarayi 42 Takipçi | 2 Takip

ÜSTÂDIMIZ HACI MAHMUT EFENDİ (Kuddise Sirruhu) HAZRETLERİNİN SAP

2009-05-29 14:21:00
ÜSTÂDIMIZ HACI MAHMUT EFENDİ (Kuddise Sirruhu) HAZRETLERİNİN SAPANCA ZİYARETİ

 


Emri Bil Maruf Niyetiyle Meşâyıh’ın Sapanca’da İhvanla Kaynaşması
Sapanca gezisinde; kâinatın binbir türlü rengi, surür bahşeden sararmış orman gülleri, dal dal olmuş iplik iplik süzülen ağaç çeşitleri, sonbahar renklerini ilkbahara taşıyan müjdeleyicilerinden tutun da; Divan-ı Kebir dizelerini hatırlatan “eda da eşsiz olan” türleri, hep beraber bir duygusal temaşa içine girmişlerdi…
Sanki eşyanın ortak bilincine yansıyan bahtiyarlıktan insiyaki olarak nasiplenmişlerdi!. Onlar da çiçeklerini takınarak, pürtelaş muhayyel bir buhar, incecik içli bir duman içerisinden süzülerek titrek bir terennüm havasına bürünmüşlerdi. Ve bazı türleride hayâdan adeta pembeleşmişlerdi…
Gül ibrişim ağaçları ise pembe çiçeklerini takınarak süslenmişlerdi. Aralarındaki güneşle kaynaşmanın verdiği ışık seli, bütünselliğinin kesik kesik hüzmelenişi görülmeye değerdi.
Tarikat kardeşliğine kucak açıp ev sahipliği yapan beklenilen mekana varıldığında, Efendi Hazretleri talebeler tarafından okunan ve asırlardır mümin yürekler tarafından aynı teslimiyet coşkusunu barındıran:
“Tale‘al-bedru aleynâ,
Min seniyyâti’l Vedâ‘.
Vecebe’ş-şükrü aleynâ,
Mâ de‘â lillâhi dâ‘.
şiiri ile sevinç içerisinde karşılandı.
Gerek iştirak edenlerin sesleri, gerek gönül aydınlanması yaşayanların neş’esi, gerekse heyecanlı binler, beraber tutulan nefesleri iç içe girerek adeta ışıl ışıl ateş böcekleri gibi yanıp sönmekteydi. Ve yol kenarındaki yapay bir şelale, kat kat yukarıdan aşağıya doğru elmasparelerini döke döke aşk ile inildemekteydi.
Yollara, gönül kandillerinin tutuşturduğu renkten halılar döşenmişti. Karşılaşma gerçekleşmeden önce yurdun dört bir yanından koşar adım şeyhlerini görmeye gelen ihvanların tıpırtılı ayak sesleri, yürek çarpıntılarının gümbürtüsü yanında gölgede kalıyordu. Gönülden gönüle yol giderken, aralarında yürekleri mest eden Rabbânî aşk şarabı dökülüyordu… Feyiz dalga dalga çağıldıyordu.
Ve bu arada evin hemen arka tarafında bulunan mezardaki erik ağaçları, bahara, bembeyaz gülümsüyorlardı.

Eyyühel meb‘ûsü fînâ,
Ci’te bi’l-emri’l mutâ‘.
Ci’te şerrafte’l-Medîne,
Merhabâ yâ hayra dâ‘.
Ente şemsun, ente bedrun,

Ente nûrun âlâ nûr.
Ente misbâ hüssüreyyâ,
Yâ Habîbî yâ Rasûl!
Kad lebisnâ sevbe izzin,
Ba’de esvâbi’r-rikâ‘.

Ve rada‘nâ sedye mecdin,
Ba‘de eyyâmi’d dayâ.

Ve teâhednâ cemîan,
Yevme aksemne’l yemîn.
Len nehûne’l ahde yevmen,
Vettehazne’s-sıdka dîn.”

“Dolunay doğdu üzerimize Vedâ Tepelerinden Allah’a duâ eden duâ ettikçe bize şükür vâcip oldu.
Ey bizim içimizde gönderilen!
Sen itaatı gereken bir emir getirdin.
Geldin, Medine’ye şeref verdin.
Ey dâvetçilerin en hayırlısı! Hoş geldin.
Sen güneşsin, Sen dolunaysın.
Sen nur üstüne nursun.
Sen Süreyyâ’nın kandilisin.
Ey Sevgili! Ey Büyük Elçi!
Yamalı elbiselerden sonra izzet libası giydik.
Ziyan günlerinden sonra şeref göğsünden emdik.
Yemin ettiğimiz gün hepimiz şuna söz verdik ki, hiçbir gün sözümüze hainlik etmeyeceğiz, Çünkü biz sadâ-kati din edinmişizdir.”

“Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır,
Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yâr vardır.
Yoktan da vardan da öte bir Var vardır.”
(Sezai KARAKOÇ) şiirini anımsatıyorlardı.

Sabırsızlanılan kaynaşma anı içinse yürekler tek olmuş, bakışlar yekpare odaklanmış, nabızlar yarı duralanmıştı. Gönüller arası mânevî akışlar ise kesintisiz bir biçimde bilânihâye yol almıştı…
Beklenilen an geldiğinde, yüksekçe bir balkondan perde açıldı.
Efendi Hazretleri, ihvanlarına teveccüh eyledi. O an uzun süren dingin bir sekîne yaşandı. Etrafa huzur iklimi yayıldı...
İşte o bakışta;

“Baktığın dağların düşünmesi bile ağlatır beni,
Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım”
(Cahit Zarifoğlu) dizesini hatırladım.
İhvanın seyranlığında ise;

“Gül rûyuna nice câh-ı agâh
Gülbang-keşân-ı bârekellah…”
(Şeyh Galip)
“Gül yüzünü tanıyan nice canlar ‘Maşaallah’ diye bağırdılar.” dizesi aklıma geldi.
Sonrasında ise Efendi Hazretleri:
- Allah hepinizden razı olsun. Her adımınıza hac sevabı ihsan eylesin, diye dua ettikten sonra:
- Benden herkese selam söyleyin, buyurdu ve “Milletde aşk var” diye ekledi. Ardından da ellerini kaldırıp:
- Yârabbi! Bizi burada cem ettiğin gibi Arş-ı Rahman altında da cem et, diye dua eyledi.
Ve hemen peşi sıra:
- Allahümme innâ neselüke tamâmen ni‘meti ve devâmel afiyeti ve hüsnel hâtimeti. “Ey Allah! Biz senden nimetin tamamını, âfiyetin devamını ve güzel sonla ölmeyi isteriz.” duâsını yapıp:
- Ve ilâ şerefin Nebiyyi Sallallâhu Teâlâ aleyhi veselleme ve âlihi ve ashâbihi ve meşâyıhınâ kâffeten ve ilâ rûhi rûhina Efendi Baba hâssaten el Fatiha” diyerek, başta Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’e, âl-i ashâbına ve bütün meşâyiha, özellikle Efendi Baba’ya Fâtiha okunmasını ifade eden hitamı yaptı.
Bu cümleleri işittiğimde; Allah’a olan aşkımız halifesi lisanı ile tasdik edildi. “Ey Cemaatı Müslimin! Bu bizim için çifte kavrulmuş bir bayram müjdesidir!” diye haykırmak istedim.
Birinci bayram, Şeyhimizi görmek; ikincisi ise, dillendirilen böyle güzel bir muştuya yarenlik etmekti. İnşallah bu şahâdet, sekarât-ı mevt hallerimizde yanımızda durur da ölümlerimiz, daha doğrusu geçişlerimiz âsân olur…
Ayrılıp yol alma vakti geldiğinde, kendisinde konaklanılan “Memnuniyet Köyü” büyük bir memnuniyet içerisindeydi. Sanki varoluş vazifesinin hakkını teslim etmişti…
O hal dili ile selâma duran topluluk, cûş’a gelen mutluluk, birde bitkilerin tüyler ürperten zikrini duysalardı…
“Essalâtü Vesselâmü Aleyke Yâ Nâîbe Nebiyyillâh!”


Not;kasrı Arifan Dergisi haziran 2009 sayısından alıntıdır.

344
0
0
Yorum Yaz